Wikipedia

Arama sonuçları

gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gündem etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Aralık 2020 Perşembe

Hoşgeldin 2021

    Yeni bir yıl yaklaşırken düşünmeden, umut etmeden, hâyâl kurmadan edemiyor insan. Bu sene eskisinin başından beri sevilmediğini de göz önünde bulundurursak daha da sabırsızca bekleniyor yeni yıl. 

    Umarım tüm dünyanın beklediği mucize olur da her birimizin hayatları eski özgürlüğüne kavuşur. Sevdiklerimizle suçluluk hissetmeden kucaklaşıp, aylarca görüşemediğimiz dostlarımızla kavuşup birbirimizin yüzlerine özgürce kahkalar patlatıp (bunu şu an yazarken bile bi tuhaf oldum maskemi aradı gözlerim ama geçecek geçecek  inşallah:)),  sohbetler ettiğimiz, eski günlerdeki gibi hiçbir aksilik düşünmeden gamsızca sinema, tiyatro, konser planları, organizasyonları yapabileceğimiz, çocuklarımızı okula gönül rahatlığıyla gönderebileceğimiz sağlık dolu bir yıl olsun ikibinyirmibir. Yeni yılla ilgili tek temennim bu. Öyle olsun da  alnının orta yerine bir öpücük kondurayım hem de özgürce, koronayı hiç düşünmeden :)

    Maske, dezenfektan, eldiven, siperlik, çamaşır sulu yüzey spreyleri, c vitaminli-çinkolu gıda takviyeleri, dezenfektanlı ıslak mendiller, sürüntü testleri, HES, sosyal mesafe, sokağa çıkma kısıtlaması ve bunun gibi daha pek çok koronayı hatırlatan tüm kavramlar en az 2019'daki kadar uzak olsun tekrar. 2020'yi silelim hafızalardan hiç yaşamamış sayalım ve bir daha asla aynı şeyleri yaşamayalım, olmaz mı?

    Güzel günler gelsin, umutlu günler, sağlık dolu ve özgür günler... 


    


9 Mayıs 2018 Çarşamba

Anneler Günü


Annem sağ iken de hüzünlendiğim bir gündü aslında. "Bir gün onu kaybedeceğim" korkusunu bana yaşatırdı her zaman. Annesini kaybetmiş ve hatta hiç tanıyamamış çocukları düşünürdüm televizyonda "annenize ne aldınız?" diye soran reklamlara baktıkça.

Sonra varlığına şükrederdim canım annemin. Ne kadar şanslı olduğumun farkına varır, gider sarılırdım boynuna, kokusunu içime çekerdim. Kokusu... Annemin kokusu... Çiçek desem değil, şeker desem değil, anne kokusu işte... Hani içine öyle güven dolduran, varlığını tamamlayan, sıcacık olan. "Kokunun da sıcağı mı olur?" demeyin, olur... Şu an burnumda tüten o koku, sıcacıktı.

Anneler gününün başlangıcı da bu hasreti ve bu hüznü barındırmıyor mu zaten? Bir çocuğun annesinin ölüm yıldönümüdür, anneler günü aslında. Onu hatırlamak, yad etmek istemesidir. Bu yüzden hüzünlü bir gündür, es de geçemeyiz bugünü ama çok da karnaval gibi kutlamaya gerek yok bence.

Ben otuz beş yaşında annesini kaybetmiş halimle hüngür hüngür ağlarken, çok küçük yaşta anne şefkatinden yoksun kalmış bebeler ne yapar acaba bu günde? Damla'yı düşünüyorum, bana bir şey olsa...? Yok yok düşünmek bile istemiyorum. Kızım olunca ölümden de korkmaya başladım... Annelik böyleymiş işte.

Bu annemsiz geçirdiğim ikinci, Damla'yla geçirdiğim ilk anneler gününde böyle karmaşık ruh halindeyim. Annem öldüğünden beri hep böyleyim zaten. Her mutluluğumda biraz da hüzün barındırıyorum. Mutluluklarım da hayatım gibi eksik hep.

Annesizlik çok zor! Böyle günlerde de zor, diğer günlerde de.  Genel olarak annesiz hayat çok zor! Bu durum, bugünde hatırladığım, düşündüğüm, dile getirdiğim bir şey değil. Benim aklımda hep olan bir gerçek. Annesizlikten yakınmadığım bir günüm yoktur herhalde.

Bu yüzden annesi hayatta olanlar, biz öksüzleri boşverin, koşun gidin annenize doya doya, koklaya koklaya sarılın. Hayat çok kısa, birlikte kaç anneler günü kutlayacaksınız ki? bir düşünün. Ben bilebilir miydim 2016 Anneler Günü'nün birlikte geçirdiğimiz son anneler günü olduğunu? Ona aldığım son hediyenin ütü olacağını ve hiç kullanamayacağını?

Bir de ben anne olamayan ama içinde bu duyguyu dibine kadar taşıyan, yavrularına hasret kalan ya da evlatlarını yukarılardan bir yerlerden izleyen tüm melek anneleri de anmak ve sevgiyle kucaklamak istiyorum.

Ve canım annem... O burnumda tüten kokunu içime çeke çeke hasretle öpüyorum seni. Seni çok seviyorum canım annem. Anneler günün kutlu olsun!

Bir gün kavuşmak dileğimle, seni çok özledim...

23 Mart 2016 Çarşamba

Mendilimde Kan Sesleri

"Her yere yetişilir
 Hiç bir şeye geç kalınmaz
 Çocuğum beni bağışla
 Ahmet abi sen de bağışla...

 Boynum bükük duruyorsam eğer
 İçimden böyle geldiği için değil
 Ama hiç değil
 Ah güzel Ahmet abim benim
 İnsan yaşadığı yere benzer
 O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
 Suyunda yüzen balığa
 Toprağını iten çiçeğe
 Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
 Konya'nın beyaz
 Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
 Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
 Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
 Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
 Öylesine benzer ki

 Ve avlularına
 (Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)

 Ve sözlerine
 (Yani bir cep aynası alım-satımına belki)

 Ve bir gün birinin bir adres sormasına benzer
 Sorarken sorarken üzünçlü bir ev görüntüsüne
 Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
 Öyle bir cigara yakımına, birinin gazoz açmasına
 Minibüslerine, gecekondularına
 Hasretine, yalanına benzer

 Anısı ıssızlıktır
 Acısı bilincidir
 Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
 Gülemiyorsun ya, gülmek
 Bir halk gülüyorsa gülmektir

 Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet abi...
 Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
 Dirseğin iskemleye dayalı
 -Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben-

 Cigara paketinde yazılar resimler
 Resimler: cezaevleri
 Resimler: özlem
 Resimler: eskiden beri

 Ve bir kaşın yukarı kalkık
 Sevmen acele
 Dostluğun çabuk
 Bakıyorum da şimdi
 O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde...

 Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet abi
 Biz eskiden seninle
 İstasyonları dolaşırdık bir bir
 O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
 Nazilli kokardı

 Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
 Kil gibi ince İstanbul yağmurunun altında
 Esmer bir kadın sevmiş olurdun sen

 Kadının ütülü patiskalardan bir teni
 Upuzun boynu
 Kirpikleri
 Ve sana Ahmet abi
 Uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
 Sofranı kurardı
 Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
 Cezaevlerine düşsen cigaranı getirirdi
 Çocuklar doğururdu

 Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
 O çocuklar büyüyecek
 O çocuklar büyüyecek
 O çocuklar...

 Bilmezlikten gelme Ahmet abi
 Umudu dürt
 Umutsuzluğu yatıştır
 Diyeceğim şu ki
 Yok olan şeylere benzerdi o zaman trenler
 Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
 Hayalsiz yaşıyoruz neredeyse
 Çocuklar, kadınlar, erkekler
 Trenler tıklım tıklım
 Trenler cepheye giden trenler gibi
 İşçiler
 Almanya yolcusu işçiler
 Kadınlar
 Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
 Ellerinde bavullar, fileler
 Kolonyalar, su şişeleri, paketler
 Onlar ki, hepsi
 Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
 Ah güzel Ahmet abim benim
 Gördün mü bak
 Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
 Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
 Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
 Gelse de
 Öyle sürekli değil
 Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
 O kadar çabuk
 O kadar kısa
 İşte o kadar...

 Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar
 Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

 Mendilimde kan sesleri..."

Edip Cansever


Aslında niyetim "gülmek" üzerine bir yazı yazmaktı. Onun için oturdum bilgisayar başına ve internetten şu bilim adamlarının araştırmaları vardır ya; "gülmek ömrü uzatıyor" gibi başlıkları olan makalelerde geçen hani. İşte, onlardan bulup okumak istedim ve o araştırmalardan bazı araklamalar yaparak "efendim gülmek şöyle iyidir, böyle yararlıdır bakın bilim adamları da böyle söylüyor" gibilerinden bir yazı hazırlayıp son günlerde gülmeyi unutan bizlere az da olsa biraz tebessüm ettirecektim. Ama gelin görün ki zalim kader buna müsaade etmedi ve google da ağlarını sinsice örüp karşıma bu şiiri çıkardı.

Öyle tahmin ediyorum ki;

"Gülemiyorsun ya, gülmek
 Bir halk gülüyorsa gülmektir"

dizelerinden dolayı yaptı bunu, ki benim de yazmak istediğim yazımın ana fikri tam da buydu aslında.

Ben bu şiirin satırlarını okumaya başladıktan sonra gülmek de ağlamak da dünyanın gidişatı da inanın zerre umurumda değildi artık. O güzel anlatım, o yalınlık, o akıcılık, o imgelemeler... İnsanda okudukça okuma isteği uyandırıyor. İlk rastladığımdan beri kaç kere okudum bilmiyorum ama şunu net söyleyebilirim ki 35 yıllık hayatımda ilk defa bir şiiri döne döne böyle zevkle okudum ben.

Bir şiir bu kadar güzel nasıl yazılır Ahmet abi ya?

Bu şiir insanda Ahmet abi'yle çilingir sofrası kurup "ah be ahmet abim memleketin çivisi çıkmış, memleketi bu hale getirenlerin suratlarını da dağılmış pazar yerlerine benzetmek gerekir" diyerek muhabbetin dibine vurma isteği uyandırıyor.

Bir de;

"Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
 Gelse de
 Öyle sürekli değil
 Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
 O kadar çabuk
 O kadar kısa
 İşte o kadar."

işte, bu satırlar ülkenin, dünyanın, insanlığın gidişatı karşısında hissettiklerimi anlatmak için arayıp da bulamadığım ifadelerdi benim. Ve üstelik her ana, her duyguya tercüman olsun diye yazılmış gibi. Her duruma cuk diye oturur sanki her bir satır.

Neyse, umarım "gülmek"le ilgili yazımı bir gün tamamlayabilirim. Ve aslında yine umarım ki; bir gün  "gülme" eylemini şiirde bahsedildiği biçimde gerçekleştirebiliriz.

He bi de unutmadan; "umudu dürt" ne güzel bir söz değil mi ya?




24 Kasım 2015 Salı

Bu da Böyle Bir Anımdır

Bazı meslekler, hata ve özür kabul etmiyor. Bir şarkıcının şarkıyı yanlış okuması ya da ne bileyim bir futbolcunun kendi kalesine gol atması kimsenin hayatını etkilemez, pardon deyip geçilebilir hatalardır bu mesleklerdeki hatalar. Ama yanlış teşhis koyarak hastasının ölümüne sebep olan bir doktorun "pardon" demesi saçma olur değil mi?

Bana göre öğretmenlik de böyle bir meslek. Tamam "bugün 24 kasım, neşe doluyor insan, örtmenin canım benim canım benim" falan filan ama böyle de bir gerçek var. Eğitim ve öğretime gönül vermiş olanlar, bu mesleği severek yapanlar baş tacı onları ayrı bir yere koyuyorum ama sadece salla başı al maaşı şeklinde mesleğini icra edenler de bana göre yanlış teşhis yapan doktorla eşdeğerdir. Çünkü hayatlar bir nevi bu iki mesleğin avuçlarının arasında şekilleniyor.

Ben ilkokula gitme zamanım geldiğinde, okula başlayacağım için çok hevesliydim. Okumayı da yazmayı da okula başlamadan önce evde kendi kendime öğrenmiştim. "Oooo okumayı, yazmayı biliyorum zaten, kim bilir daha neler öğreneceğim?" diyerek bir hevesle gitmiştim ilk gün okula.

Kırtasiyeden mis gibi kokan yeni yeni defterler, kalemler, silgiler almıştık. Bir an önce bu güzel kokan varlıkları kullanmak, sayfalarca yazmak, yazmak istiyordum. Ama kendimi de frenlemek zorundaydım nedense. Diğer arkadaşlarıma ayıp olmasın, aralarından sivrilmeye çalışan şımarık bir çocuk gibi görünmemek için belli etmiyordum okuma yazma bildiğimi.

Zaten okuma yazma bildiğimi belli edebileceğim bir ortam da oluşmamıştı ilk günlerde. Çizgi çizip duruyorduk ilk zamanlar. Enine, boyuna, çapraz... "Ama ne zaman sayfalar dolusu böyle yazılar yazacağım ben ya!" diye kendi kendimi yiyordum. Benden yaşça büyük çocukların yazılarla dolu defterlerini gördükçe özeniyor, özendikçe kendi kendimi yiyordum. Annem de "dur evladım, acele etme, öğretmen de müfredatın dışına çıkamaz ki" diye beni dizginlemeye çalışıyordu. "MüRfedat ne demek anne?" diye sormuştum anneme, annem de çok güzel açıklayamamıştı ne demek olduğunu ama ben gıcık bir şey olduğunu anlamıştım.

Yine de her gün, yeni bir umutla okula gitmeye devam ediyordum. Çizgiler bitti, artık biz de yazı yazmaya geçeriz herhalde demiştim daire çizmeye başladığımız günün sabahında. Daha sonra üçgen, A, B, C derken o senenin yarısını o "müRfedat" diye bildiğim müfredat yüzünden böyle sıkıcı geçirmiştim.

Sonra bir gün -ne olduysa?- öğretmen beni yanına çağırmıştı ve işaret parmağıyla önündeki satırları göstererek; "oku şurayı" demişti. Ne yazdığını şimdi hatırlamıyorum ama okumuştum o satırları. Sonra başka sayfa çevirmişti; "şurada ne yazıyor" diye sormuştu, onu da okumuştum. "E sen okuyorsun yahu" diyerek şaşırmıştı. (Çok şükür farkına varabilmişti) "evet örtmenim" diyerek gururlu bir şekilde onaylamıştım onu. "Yarın anneni çağır" demişti. "Peki, örtmenim" diyerek arkadaşlarımın meraklı bakışları altında yerime geçmiştim.

Bir heves güle oynaya eve gidince "Anne, anne örrrttmen, seni çağırıyor" demiştim anneme. "Aaaa, niye kız?" diye şaşkınlıkla sormuştu annem. "Okuyabildiğimi görünce, şaşırdı. Herhalde seni tebrik edecek, madalya falan takacak" demiştim ben de.

Neyse, annem de böbürlene böbürlene bizim öğretmenin yanına gitmişti ertesi gün. Öğretmen, anneme "Oya ile Tekir" adlı hikaye kitabı serisinin pazarlamasını yapmış (müfredatta olmamasına rağmen) bir de 1 kilo kuru pasta istemiş (bunun da müfredatla bir ilgisi yoktu pek tabii). O zamanlar maddi durumumuz çok iyi değildi ama annem hem bana o seriyi almıştı hem de 1 kilo kuru pasta alıp okulda dağıtmamı söylemişti. Ben ise çocuk aklımla, aylarca beklediğim günün gelmesine hayal ettiğim gibi sevinemeden, başarımın çok da farkında olamadan anneme külfet olmuşum gibi garip bir suçluluk hissetmiştim.

Daha sonra öğretmen beni emir eri yapmıştı adeta, nerede ıvır zıvır angarya işler var bana yaptırıyordu. Çorabı kaçıyordu meselâ, bana para verip çorap almaya yolluyordu. Oğlu da abimin sınıfındaydı. Yine para veriyordu okulun karşısındaki büfeden tost yaptırtıyordu, tostu alıp beslenme saatinde onu oğluna götürmemi istiyordu. Okulun hademesi gibiydim. Hay o cümleleri okuduğum güne lanet olsundu. Okuldaki herkes beni tanıyordu. Bir yandan bu saçma popülerlik hoşuma da gidiyordu. Bazen sınıfta olduğum zamanlar (!) okumayı henüz sökememiş olan arkadaşlarımı çalıştırmamı istiyordu. Tabi sırtı ya da başı ağrımıyorsa. Çünkü öyle zamanlarda ona masaj yapıyordum. E ne yapalım? MüRfedat böyleydi demek ki!

İşte, ilkokulda ilk 3 senem böyle geçmişti. Sonra oturduğumuz semtten taşınacağımız için okulumu değiştirmek zorunda kalmıştık. Yine de çok üzülmüştüm. Çünkü öğretmenimi (e başka öğretmen görmemiştim) ve arkadaşlarımı çok seviyordum. Ama sanırım öğretmenim benden daha çok üzülmüştü bu duruma. Anneme "aaa, ben sağ kolumu kaybetmişim gibi hissediyorum şu anda" demiş. Bir daha da görüşmedik.

Sonraki ilkokul öğretmenim de ders verme takıntısı olan bir öğretmendi. Onunla olan maceralarımı da başka zaman anlatırım.

İlkokul hayatımı düşününce, kendimi yanlış teşhis konulmasına rağmen şans eseri hayatta kalan bir insan gibi hissediyorum. Ama neyse ki daha sonraki yıllarda beni masadan çekip kurtaran öğretmenlerim de oldu.

Doktorlarla öğretmenler arasında yaptığım bu benzetme belki çok abartılı gelebilir ama ikisi de geleceğe dair umut vermeyi başaran yegâne mesleklerdir.

Umutlarımızı her daim yeşil tutmayı başarabilen tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun. İyi ki varsınız!



  

8 Kasım 2015 Pazar

Atam'a (3)


Bu sene de ezberlenmiş 1 dakikalık saygı duruşuyla anılacaksın. Ve ardından herkes bu saygı duruşunu yapmış olmanın haklı gururuyla, yarım bırakılan gündelik işlerine geri dönecek.

Oysa sen, seni böyle yüzeysel anmamızı, tabulaştırıp, ilahlaştırmamızı değil de gerçekten anlamamızı isterdin. Bu yüzden "Beni görmek behemehal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir" vecizini söylememiş miydin, hasta olduğun söylentileri yayıldığında yüzünü görmek isteyenlere?

Peki ya "benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, lakin Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" cümlesini kim için, ne için kurdun paşam?

"Ah keşke" diyorum bazen; bi 10 senecik daha yaşasaydın da canınla, kanınla uğruna savaştığın demokrasi ve cumhuriyetin ne demek olduğunu gerçekten kavrayabilmemizi sağlasaydın. O güne kadar dahice sarfettiğin o cümleler yeterli gelmemiş bize demek ki...

Senin 100 yıl önce anladığını, hatta anlamakla kalmayıp Türk insanına layık bulduğun yönetim şeklini üzgünüm ki biz bu devirde bile anlayamıyoruz. Özgürlük de cumhuriyet de bize göre değil sanırım. Senin adını kullanıp kahraman olmaya çalışanların bile cumhuriyetin ve demokrasinin gerçekten ne demek olduğunu bildiğini düşünmüyorum.

Bizi fazla gözünde büyütmüşsün ve fazla güvenmişsin bize. Hani; -çok afedersiniz paşam-alışmadık kıçta don durmazmış ya, bizimki de o hesap. Biliyorum biraz kaba oldu bu örnek ama maalesef durumumuzu anlatacak başka atasözü, deyim, benzetme bulamadım ben. Durumumuzu en iyi bu benzetme anlatıyor, affedin.

Aslında bir de Aziz Nesin'in "bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş..." şeklinde başlayan bir masalı vardı; çocukken okumuştum. O zamanlar çok iyi anlamamıştım ama bu aralar hep onu düşünüyorum. Şu anki durumumuza, donsuz kıçtan bile daha cuk diye oturan bir masaldı o ama anlatamam şimdi, çok uzun.

Yani paşam; biz kim, cumhuriyet ya da demokrasi kim? Sana da zahmetler verdik ama biz çobansız yapamıyoruz. Bizim atalarımız da böyleydi hatırlasana; sen de onları çekip çevirmeye çalışmadın mı yıllarca? Sen, her ne kadar muhtaç olduğumuz kudret için damarlarımızı işaret etsen de; ıııh ıııh! Yok paşam. Bizim damarlar kurudu ya da tıkandı, bilemiyorum ne oldu o damarlara? Ama bir bozukluk var, işte.

Biz özgür olamıyoruz, maalesef. Başımızı bekleyecek bir çoban ya da bizi içinde bulunduğumuz saçma düzenden kurtaracak ulu bir kahraman bekliyoruz hep. O da olmadı senin mezardan kalkıp gelmeni bekliyoruz. Aklımıza damar falan gelmiyor bizim. Kurtuluşu hep başkalarından bekliyoruz. Başkaları üretsin biz tüketelim istiyoruz. Başkaları düşünsün, biz uygulayalım; başkaları başarılı olsun biz kendimize pay çıkarıp övünelim istiyoruz...

Olmuyor paşam, üzgünüm... Hayâlini kurduğun cumhuriyet bu değildi sanırım. Ben kendi adıma senden özür dilerim.

Ve affına sığınarak;

saygıyla ve minnetle seni anmaktan başka çare gelmiyor benim de elimden...






7 Eylül 2015 Pazartesi

"Bir"

Rakam mı istiyorsunuz? Alın size rakam: "bir". Evet "bir" şehidimiz var bizim. Belki çoğumuz için fazla değil, normalleştirilmiş bi rakam artık, ama inanın bi annenin yüreğinin taşıyamayacağı ağırlıkta o "bir" rakamı. Ve artık bizim de taşımıyor yüreğimiz o "bir" leri...

"1" şehit evet; çünkü hepsi annelerinin, babalarının, kardeşlerinin, karılarının, evlatlarının "biriciğiydi", gözbebeğiydi, onun için "bir"...Ve maalesef hepsi, bu saçma düzenin, bu saçma oyunun şehit süsü verilmiş kurbanı oldu, gerçek toplam sayıları merak edilen "birer" kurbanı.

Gerçek rakamı öğrensek ne olacak ki? Acı aynı acı, değişmez ki her "bir" ocağa düşen yangının boyutu...100 de aynı oranda yakmalı bizim canımızı 10 da 1 de. Unutmaya yüz tuttuğumuz önceki "biriciklerin" yangını gibi...

Canımız yanar yanmasına elbet ama elimiz, kolumuz uyuşturulmuşuz gibi bağlı. Sosyal medya haricinde bir direniş gösteremiyoruz. Bayrağa sarılmış şehit cenazelerinin bulunduğu fotoğrafların altına kalıplaşmış sözler karalayıp, ilk kuranın kim olduğu belli olmayan, kopyala yapıştır anonim cümlelerle sosyal hesaplarımızda ne kadar duyarlı birer vatandaş olduğumuzu sergilememiz yetmiyor işte bu saçmalığın son bulmasına.

Verilen bu tepkilere bile tahammül edemiyorum. Herşeyden, herkesten nefret eder oldum. Bu katliamın sorumluları olan soysuz hainlerden, onların sırtını dayadıkları diğer soysuzlardan, o diğer soysuzlara oy verip milletvekili yapanlardan, onlara çanak tutanlardan, onlara çanak tutmasa da bir halt beceremeyenlerden, tüm beceriksiz, art niyetli, saltanat ve ego düşkünü insanların barındığı meclisten, o meclisi oluşturmak için kullandığımız tüm oylardan, ülkemden, ülkemde yaşayanlardan... Ve hatta "akça pakça" görünmeye çalışanların dillerinden düşürmedikleri dinden soğudum...Ve bu düşüncelerime bağlı olarak suçluluk hissettiğim için kendimden de nefret etmek üzereyim.

Bana, sana, ona, bize bu kaosu yaşatan, içimize nefret tohumları eken, bu katliama çanak tutanlar, şundan emin olsunlar ki; o ağızlarından hiç düşürmedikleri dinlerinde ilahi bir adalet varsa eğer, ölen canların kanı yerde kalmaz, şehit anaların ahı sonsuza dek yakalarını bırakmayacak. Ölümden sonraki adaletten bahsetmiyorum, bu dünyadaki cehennemlerinden bahsediyorum; hepimiz göreceğiz cayır cayır yandıklarını...
Geleceğe dair tek umudum belki de bu!




27 Temmuz 2015 Pazartesi

Hayali Memleketim

Yoo delirmedim, evet son günlerde biraz hayalperestim farkındayım ama gerçekler mutlu etmiyor, hayaller daha güzel.

Dün bir yazı paylaştım, "Hayali Seyahatlerim" diye. Sonra televizyona ilişti gözüm ve suçluluk hissettim, "ülkenin haline bak, senin yazdıklarına, paylaştığına bak!" dedim kızdım kendime.

Kızsam da, utansam da yapacak bir şey yoktu aslında. Twit atmaktan başka bizim yapabileceğimiz hiç bir şey yok! Hepimiz etkisiz elemanız bu dünyada. İplerimiz başkalarının elinde çünkü.

"Hayali Seyahat gibi bir de  "Hayali Memleket" hayal edebiliriz belki" diye düşündüm bi ara. Madem gerçeğinde bir etkimiz yoktu, mutlu edemiyordu bizi, hayalimizde yaşatabilirdik bizi mutlu edecek memleketi belki.

Hayal gücünü fazla zorlamaya da gerek yok üstelik, gerçeğinin her bir köşesinde ayrı bir cennet barınıyor, hayal edilemeyecek kadar çok güzel çünkü bizim memleketimiz. Onu çirkinleştiren biziz. Sadece insanına, hayvanına, yeşiline, mavisine dokunulmayan bir memleket olsa yeterdi halbuki bu cenneti yaşatmaya.  Kardeşçe yaşasa herkes, çok mu zor olur ki?

Sevgi dolu olsa herkes, Nazım'da diyordu ya hani "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, Ve bir orman gibi kardeşcesine" işte bu gerçekleşse memlekette... Gerçeğinde umudum yok benim. Umut, hayalinde diyorum, Hayali Memlekette...

Sonra memleketimden insan manzaralarına bakayım diyerek sosyal hesapları yokladım, Kendim gibi üzüldüm hepsine. Kimi tatil fotolarını koymuş, kimi yaptığı yemeği, kimi atarlı giderli sözler paylaşmış (belli ki kızmış birilerine), kimi yarın pazartesi diye çok mutsuz, kimi havaların sıcak olmasından şikayet etmiş, kimi masum çocuklar ölüyor diye yazarlığı bırakmış boksa başlamış, kimi de yazarlığı bırakıp boksa başlayana atarlanmış, kimi de...

Hayat ne garip! Garip ama devam ediyor ve çok üzülüyorum bu halimize...


Neyse ki böyle şairlerimiz ve yazarlarımız var!

19 Mayıs 2015 Salı

19 Mayıs 1919...





Türk tarihi boyunca yapılan, gelmiş geçmiş en "çılgın projenin" temellerinin atıldığı tarihtir 19 Mayıs 1919...

Bağımsızlık yolunda atılan ilk adım...

Atamızın gençlere armağanı...


                                                                 

                                                      Gençler, bilmem hatırlatmama gerek var mı?





"Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!"


10 Mayıs 2015 Pazar

Anneler Günü



Çocukken anneler günü deyince bu resim canlanırdı kafamda. Hatta anneler günü ile ilgili resim ödevi verdiklerinde hep buna benzer bir resim çizerdim ben de. Bence anne sevgisini en yalın anlatan resim budur.

Yalın, içten, özel... Anne ve çocuk. Onlara şahit olarak da çiçek ve gülümseyen kalp. Ne kadar güzel anlatır annesinin anneler gününü kutlayan çocuğu.

Bugün anneler günü, evet çok özel bir gün. Ama bugün nedense televizyonlarda, sosyal medyada bangır bangır kutlanırken, her "anne" kelimesi geçtiğinde yüreği yananlar gelir aklıma biraz da... Yutkunurum. Bu sebeple bu resim gibi sade kutlanması gerektiğini düşünürüm.

Her zaman söylerim ki; şans diye bir şey varsa eğer o da koşulsuz sevilmektir. İnsana da bu sevgiyi sadece annesi verir...

Kutlamadan da geçilmez, anne baş tacıdır çünkü. Yer yüzündeki tüm annelerin ve evlatlarının yanında olamayan cennetteki tüm annelerin anneler günü kutlu olsun.







20 Mart 2015 Cuma

Sağlık Reformu


Geçen gün Sultanahmet'te yürüyorum, baktım 2 turist el kol hareketi yapıyor bana. Evet bana... Bu turistlere de bir haller oldu son günlerde, cumhurbaşkanı mıyım ben yahu?

Neyse,  dedim ki onlara; hayırdır Johnlar?

İçlerinden biri dedi ki; " We are mad about your country" (biz ülkenize hasta olduk)

Dedim: This is normal. Everybody is already mad about my country. (e çok normal, herkes benim ülkeme hastadır zatii)

"Wouwww!" dedi Johnlardan biri, "this is interesting" (Ay sıkıldım, artık çevirmiyicem)

"Yesss", diye katıldı öbür John da ona, "it is gorgeous".

"Herılt yani" dedim ben de, ne sandınız? Bizim sağlık reformumuz var. Yanaşın yamacıma da azıcık anlatayım size, sizi zavallı Conlar!

Ama sorry, ingilizce anlatamayacağım. Cumhurbaşkanımız kadar ingilizcem iyi olmadığı için, ben bu kadar olağan üstü bir sistemi ancak anadilimde anlatabilirim. (Neden böyle bir şeye kalkıştım bilemiyorum şimdi, ama turistlerle bu türden diyaloglara girmek pek moda bugünlerde. Zaten önemli olan turistlerin bizi nasıl anladığı değil, dünyaya kendimizi kanıtlayabilmemiz değil mi ama!.)

-Öncelikle, 18 yaşımızdan sonra işsiz kaldığımızda, ailemizin toplam giderleri (bakın burası çok önemli, gelir değil gider ve sadece senin giderin değil tüm ailenin gideri) üzerinden borçlandırılıyoruz biz ve ona göre devletimize prim ödüyoruz. Bu dahine fikri bence siz de uygulamalısınız dostum!

Sonra, doktor başına günde 100-150 hasta veriliyor ki doktorlarımız tecrübelensin daha dinamik olsunlar, bizlere daha iyi hizmet versinler diye. Bu yüzden, doktorlarımız çok dinamiktir bizim. Uçan tekme, döner tekme, altın yumruk... hepsine karşı çok dayanıklılar.

Öyle leblebi gibi  her ilacı da bedava bedava alamıyoruz bir de. Her geçen gün ilaç listesinde sınırlama yapıyor devletimiz. Neden? Tabi ki bizim iyiliğimiz için! Her türlü kimyasaldan uzak tutmak istiyor bizi.

-Efendim, biber gazı mı? Noo, I cannot understant you. Sorry dude, my english is a bit bad.

Anyway, ben türkçe anlatmaya devam edeyim, galiba biraz saçmalıyorsunuz, çok iyi anlamıyorum sizi, siz beni anlıyorsunuz di mi?Hımm? (Anlamasanız da olur ben mesajımı vereyim de.)

 He tamam, ne diyordum? İlaç evet, her geçen gün sgk ilaç listesini azaltıyor. Buradan da anlayacağınız gibi devletimiz yine bizi düşünüyor. E tabi azalta azalta bıraktırmak gerekir ilacı, öyle birden bırakılmaz ki. Umarım sizin de bir gün böyle sizi düşünen bir devletiniz olur.

Sonra özel hastanelere gidebiliyoruz SGK'lı olarak.Tabi yaaaa! Bu biraz karışık, anlatsam da anlayamazsınız siz.

Hastane, hasta, eczane üçgeni diye bir sistemimiz var bir de. Bu sisteme göre, hastaneden çıkan hastanın tahsilatını eczane yapıyor. Nasıl oluyor? O sistemi ben de pek çözemedim ama galiba iyi bir şey. Yani uuuf, şimdi size nasıl anlatayım ya? Zaten bööyle bön bön bakıyorsunuz.

Uzun lafın kısası, ülke olarak sağlıkta reform yaptık canım biz, are you kapiş?  Darısı başınıza inşallah.

-Sahi yahu nereliydiniz siz? Weee aaa yuuu fırom?
- United States
- Yunaytıt Siteyts mi? Yani Amerika di mi?
-O ye!
-O ye tabi, Obama'nın memleketi di mi? Bak biz onu çok seviyoduk ilk başlarda, şarkı bile yapmıştık ona.   "Obama, Obama pirezidensiii!" Ama son günlerde bi şeyler oldu, pek haz etmiyoruz ondan. Bir artistleşti sanki.

-What are you talking about?

-Neee? Hadiyin be oradan? Get out! Zaten doğru dürüst sağlık sektörünüz bile yok, bi de konuşuyorsunuz. Neyse, hadi hadi, bacasız sanayimizi baltalamayalım şimdi durduk yere. Acıdım ulen size. Bizim cumhurbaşkanına söyleyelim de gidip Obama'ya azıcık anlatsın sağlık reformunun nasıl yapıldığını.

Nasıl da ağzı açık dinlediler beni yaaa? Kıyamam!

18 Mart 2015 Çarşamba

Çanakkale Şehitlerine Saygıyla...


Kahramanlığın, cesaretin, mertliğin, bilek gücünün ve vatan sevgisinin olduğu son savaştı belki Çanakkale savaşı. Günümüz savaşlarının aksine, düşünce, mantık, para, güç, galibiyet, mağlubiyet... bu kavramların hiç biri olmadı bu savaşta kahramanca savaşanlar için.


Belki hiç bir kavramı düşünmeye bile fırsatları olmadan cephenin ortasında buldular kendilerini çoğu. Savaşmak için değil, ölmek için oradaydılar zaten. Yokluk içinde, yiğitçe... romanlardaki, destanlardaki kahramanlar gibi, ama masumca savaştılar. Düşmanla ekmeğini paylaşacak kadar masumca... Sonunda da hepsi kendi kanlarıyla bu destanı yazdı ve birer gerçek kahraman oldular.


Seyit Onbaşı, Kınalı Hasan, Meçhul asker, Yahya çavuş ve onlar gibi binlerce kahraman... Hepsinin hikayeleri değil 100 yıl, 1000 yıl da geçse anlatılmaya davam edecek ve her zaman gururlu bir burukluk hissettirecek bizlere.


Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın dediği gibi "Çanakkale, Türkiye Cumhuriyeti'nin önsözüdür..."

Eğer bu önsözü atlarsak biz, Cumhuriyeti yeteri kadar ve hak ettiği gibi anlayamayız. Çünkü; Çanakkale, Kurtuluş Savaşı'nı başlatacak güveni kendimizde bulma sebebiydi aynı zamanda. Türk olmakla gurur duymaya belki de bu savaşla başladık biz. Ve çok şükür ki hala bu topraklarda yaşıyoruz, hala Türküz ve hala bundan dolayı gururluyuz.

Çanakkale deniz zaferinin 100. yılında şehitlerimizi saygıyla, sevgiyle ve minnetle anıyorum.




15 Şubat 2015 Pazar

Özgecan

Kelimelerin düğümlendiği, cümlelerin kitlendiği bir noktadayım. Sabahtan beri kaç kez, bu korkunç olayla ilgili iki satır bişeyler karalayıp içimdeki zehiri akıtmayı denedim ama yapamadım. Boğazıma oturan o düğüm engel oldu yazmama.

Şu soruyu sordum kendime bir de; " Bu vahşeti yapanlara nasıl hitap edeceksin? Hangi sıfatı kullanacaksın onlar için." Kullanacağım kelimeyi o kadar iyi seçmeliydim ki bir daha onu kullanmamalıydım. Çok düşündüm ama bulamadım...

Hayatının baharında bir çiçeği vahşice solduran ve o çiçeğin ailesini ve sevdiklerini ömürleri boyunca kapkara zindanlara mahkum edenleri tanımlamak için hiç bir kelimeye kıyamadım ben.

Okumamaya, haberleri izlememeye çalıştım tüm gün. Ama olmadı. İşte gecenin bu vaktinde, hiç tanımadığım, benden kilometrelerce uzakta yaşayan o insanlar düştü aklıma. Ne yapıyorlar acaba? Nasıl dayanabiliyorlar kınalı kuzularının yaşadığı bu vahşeti düşünerek?

Sonra gözüm bir yoruma ilişti bir yerlerde,  "Herkesin içi rahat olsun, bu korkunç cinayeti işleyenlerin yanına kalmayacak, hapishanede onların cezası kesilecek" diyordu. Evet böyle diyordu. İlk başta içimde bir ferahlama olmadı desem yalan olur. Ama sonra böyle hissettiğim için kendime de ülkemdeki diğer insanlara da acıdım.

En çok, asla tahmin bile edemeyeceğimiz korkularla hayallerine, hayata veda eden Özgecan'a mı, kızının yaşadığı işkenceyi düşünerek hayatını devam ettirmek zorunda kalan anneye mi, yoksa adaletine güvenemediğim ülkemde alternatif adaletlerin olmasına şükrediyor olmamıza mı üzülüyorum işte bunu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey var o da, adalet ne şekilde yerini bulursa bulsun, annesinin Özgecan'a bir daha sarılamayacak olması. işte, asıl üzücü olan tam da bu!




13 Şubat 2015 Cuma

İstanbul'dan Ayrılması Gereken İlçeler

Geçen gün Ekşi Sözlük'te "İstanbul'dan ayrılması gereken ilçeler" diye bir başlık gördüm. Girilen entryleri okudukça ilk başta çok güldüm ama okumaya devam ettikçe oturup ağlayacaktım neredeyse.

Ben zaten dışarı her çıktığımda, trafikte, toplu taşıma araçlarında, sokakta, parkta, AVM'lerde nerede olursam olayım, aynı türden başlıkları sıklıkla zihnimde açıyorum sürekli.

Çok mu zorluyoruz acaba kapasiteyi? Yavrum benim, gıkı da çıkmıyor ama daha kimleri kimleri bağrına basabilir, daha ne kadar taşıyabilir ki hepimizi?

Rivayet o dur ki; "3. köprü açılınca Başakşehir il olacakmış, çevresindeki ilçeler de ona hediye edilecekmiş, böylece İstanbul da kendine gelecekmiş..." Pendik, Çatalca, Silivri, Şile için de aynı muhabbetler dönüyor. Yani "İstanbul'dan gidemiyorsak, İstanbul bizden gidecek" bilinçaltımızdaki tek çözüm tamamen bu.

E giderse de haklıdır bence. Ne demişler: "herşeyin bir şeyi var, değil mi ama!" (Türk anasözü). Biz ipin ucunu kaçıralı çok oldu, belki de gitmekte geç bile kaldı.



Bu söylentiler gerçek olur mu, olursa da çözüm olur mu bilemem. Ama benim düşüncem şu ki; bölüne bölüne arsızlaştık zaten. Eğer İstanbul için faydası olacaksa, varsın İstanbul'u da bölsünler.Gerekirse bağrımıza taş basar kendisini bu külfetten kurtarırız biz elbet. Yeter ki o "İstanbul" olarak kalabilsin, kişiliğinden taviz vermesin. Adına şiirler, romanlar yazılan İstanbulumuz olsun hep. Adı anılınca akıllara yukarıdaki metrobüs trajedisi gelmesin, "martı, simit, incebelli bardakta çay, kız kulesi, boğaz" gelsin...

Bizanslılar, Osmanlılar boşuna yapmamışlar o surları arkadaş, varmış demek adamların bir bildiği. Ne zaman ki aştık o surları o zaman İstanbul kamburlaşmaya başladı işte, dengesi bozuldu...

Belki surlar kadar olmasa da bir sınır çizilmeli sahiden de. O çizilecek sınırın içinde de İstanbul'u gerçekten hak eden nüfus ne kadar yoğunlukta olur o kadarını bilemem... Ama bu koordinasyonu yapacak olanlar onu da düşüneceklerdir elbet. Yoksa anahtarları direkt Araplara uzatıp Topkapı'dan metrobüse binip usulca uzaklaşacak halimiz de yok tabi.

Neyse canım, hep İstanbul'u kötü fotoğraflamayalım. Malum beni taa Yeni Zelanda'lardan takip edip duruyorlar :) belki İstanbul'a gelmek istiyorlardır da turizmi baltalamayayım durduk yere. Zaten bu sene Ruslar kriz yüzünden gelmeyecekmiş ülkemize, o yüzden yazıyı İstanbulumuz'un kötü makyajdan arınmış, güzel haliyle bitirelim.

Hey guys! This is the real Istanbul... No other Istanbul!


Not: Fotoğraflar Google görsellerden alınmıştır. Sahiplerine selam olsun...





31 Aralık 2014 Çarşamba

Yeni Yılımız Kutlu Olsun!




"Yeni" kelimesi güzeldir; içinde umut, ferahlık, heyecan gibi insanı mutlu eden hisler barındırır. Bu yüzden yeni bir yılın başlangıcında da her ne kadar "bir yıl daha bitti offff yaaa!" desek bile içimizdeki kıpırtıya engel olamayız. 

Dilerim ki; içimizdeki bu güzel kıpırtıların bizi rahat bırakmayacağı, adına yakışır güzellikte "yeni" bir yıl daha eklenir ömrümüze... 

(2014'ün son postunda 2015'e cilveler yapmak biraz sahtekarca belki ama 2014 de bizimle kalmıyor sonuçta, çekip gidiyor değil mi ama! :) )


Herkese mutlu seneler!





29 Aralık 2014 Pazartesi

Ben Hazırım 2015'e Girebiliriz

Hindi gibi bir yılbaşı klasiği varsa, o da; yeni yeni kararlar almak ve bu kararlarla dolu uzuuuuuuun listeler yapmaktır herhalde.

Ben de her yıl üşenmeden yaparım böyle listeler, içinde de her yıl aynı maddeler olur genellikle; ingilizcemi geliştirmek, pilates yapmak, daha çok kitap okumak, daha az yemek yemek, daha çok gezmek, daha çok cart, daha az curt, falan filan. He bir de evlilik, çoluk çocuğa karışmak gibi çevresel baskıya maruz kalarak zoraki eklediğim maddelerim de vardır ama burada anlatmayacağım şimdi onu, o ayrı bir post konusu olsun (Bunu da 2015 listeme ekledim bak :) )

Bu kadar dolaylı bir giriş yapmak istemezdim ama bu postu yazma amacım başka aslında. Benim size bir kararımı açıklamam gerekiyor. Geçen gün "Kırtasiye Aşkına" diye bir post yayımlamıştım hatırlarsanız (Hatırlamıyorsan demek ki okumamışsın, çok ayıp! Bu post bitince bi bakıver şurdan ) ve orada demiştim ki; "Ben ne zaman canım sıkılsa kırtasiyeye giderim"  İşte yine öyle bir anımda kendimi D&R'da buldum ve yeni yıl hediyesi olarak kendime aşağıda görmüş olduğunuz şu pembiş defteri satın aldım.

Kapak tasarımı çok hoşuma gitti. Üstünde "I write because... i have a lot to say" yazıyordu. İşte bu şirin defterin kapağındaki bu yazıya bakarak yeni yılın ilk ciddi kararını o anda almış oldum: "İngilizce günlük tutacağım"...

Bu, ingilizcemi geliştirmem için eğlenceli bir yöntem olabilirdi. Yazmaya olan tutkumla birlikte ingilizce pratik yapmış olacaktım.

Gerçi daha önceleri bu yöntemi deneyip de bir kaç hafta sonra kek, börek, pasta, güzellik maskesi tariflerinin olduğu komik bir deftere dönüştürdüğüm İngilizce günlüklerim de oldu ama bu sefer böyle olmayacak, olmamalı!

Bu yüzden, işi daha çok ciddiye alıp da kararımdan dönmemem için "dünya için küçük ama benim için büyük önem taşıyan bu kararı herkese bildirmem gerekir" diye düşünerek hemen bir fotoğrafını çekip Instagram'da paylaşıp altına da bu önemli kararı açıkladım. E tabi işi daha da ciddileştirip blogumda da paylaşmam gerekiyordu ki; onu da şu an gerçekleştirdim farkettiyseniz.

Evet yapılacaklar listem her yıl olduğu gibi kabarık ama öyle fazla hayallere kapılmıyorum bu sene. En önemli amacım şimdilik "İngilizce günlük tutmak". E bu kararı herkese yaydım, günlüğümü de aldım, ben hazırım artık; 2015'e girebiliriz.

Herkese iyi seneler! :)





22 Aralık 2014 Pazartesi

Bana "Teyze" Dediler


Eğer hava güzelse, iş çıkışı biraz yürüyüş yapmak için servisle eve kadar gitmiyorum. Evimiz Küçükçekmece'de. Bütün gün işte oturduğum için gölün kenarındaki güzelliklerin arasında yürümek, martılara, karabataklara selam vermek ve onları izlemek bana çok iyi geliyor.

Geçtiğimiz akşam yine yürüyüş yaparken kendimi bir melodiyi mırıldanırken yakaldım "Bana amca amca dediiiilerrrr!" herhalde servisin radyosunda duymuştum bu reklam melodisini ve "oradan aklımda kalmış olmalı" diye düşündüm.

Bir yandan yürüyorum bir yandan da en arabesk halimle bu melodiyi tekrarlıyorum içimden; "Bana amca amcaaaa dedilerrrr"  "merhaba martılar... bana amca amca dediler" "ooo, kıskanmayın size de merhaba karabataklar, bana amca amcaaaa dedilerrrr" (Allahım engel olamıyorum...)

"Biraz abur cubur alayım" diyerek markete uğradım. Orda da durmuyorum reyonların arasında: "bana amca, amcaaaaaa dediler"... Hatta hafiften sesim de çıkıyor, etrafa bakıyorum; neyse ki kimse yok.

Öyle, böyle içimdeki arabesk-fantezi yıldızla eve varıyorum. Annem sofrayı hazırlıyor ben elimi yüzümü yıkıyorum; mümkün değil susmuyor içimdeki canavar -bu sefer evde olmanın rahatlığıyla dışarı taşıyor- "Bana amca, amcaaaa dediiiiilerrrr!" diye tüm gücümle haykıra haykıra söylüyorum. Hayır, devamını da bilmiyorum ki; eksik kalıyor en içli yerinde şarkı. En acıklı yerinde çok komik bir es vermek durumunda kalıyorum. O kadar kaptırıyorum ki kendimi, devam ettiremiyorum diye üzülüyorum bir de.

Yemek bitiyor, bulaşıkları makineye yerleştirirken içimdeki arabesk yıldız bana eşlik ediyor tekrar; "Bana amca, amcaaaa dedilerrrr" (Yalvarırım biri beni durdursun...)

"Anlaşıldı bu melodi beni bırakmayacak, bari devamını öğreneyim" diyerek televizyon karşısına geçiyorum ve hayatımda ilk defa reklam aramak için zaping yapıyorum. Bu sefer bir kıza rastlıyorum ve kahkahama engel olamıyorum "Bana teyze, teyzeeee dedilerrrrr" ve dikkatle devamını dinliyorum; "Döndüm baktım resmen banaaaa dedilerrrrrrr" evet, evet "Daha dün herkese teyzeeee diyorrrdummmm" oh beee sonunda şarkımı hem de cinsiyetime uygun olarak tamamlıyorum. Artık gururla her yerde bağıra çağıra söyleyebilirim.

Hadi çevrenizdekilere geçmiş olsun! Sanırım sayemde sizin de dilinize dolandı bu melodi. :) "Amca" ya da "teyze" kendinize uygun olanı seçin.



24 Kasım 2014 Pazartesi

24 Kasım Öğretmenler Günü


Dünyanın en kutsal mesleğini yaparak, bizi aydınlatan ve hayatımızı şekillendiren bütün öğretmenlerimizin günü kutlu olsun. Umarım bir gün hak ettiğiniz değeri görebileceğiniz bir ülke olabiliriz...

10 Kasım 2014 Pazartesi

Atam'a (2)

Yaşanılan saçma sapan olaylardan bahsetmeyeceğim bu sene. Hep aynı saçmalıklar zaten.Sen de bıkmışsındır artık, her sene seni anarken anlattıklarımızdan. Sadece şunu bil, değişmeyen tek şey var bu ülkede; o da sana olan sevgimiz ve minnettarlığımız. İnan bana görünenden çok fazlayız biz...

Seni bu sene en sevdiğim fotoğrafınla anıyorum...Saygıyla...

29 Ekim 2014 Çarşamba

Cumhuriyet

Bugün; klişe sözler söylemek, saçma sapan sataşmalar yapmak yerine olduğumuz yerde biraz duralım hepimiz. Evet, hiç birşey yapmadan, bir anlığına da olsa bir duralım ve "Cumhuriyet"in kelime anlamını düşünelim sadece...

Canı, kanı pahasına küllerinden tekrar doğan Türkiye'nin "bağımsızlık benim karakterimdir" diyerek isminin yanına seçtiği kelimenin kendisine en çok yakışan  kelime olduğunun farkına varalım bir kez daha.

"Cumhuriyet, özgürlük demek" şarkısını ezbere okumayalım bu sefer; söylerken gözlerimizi kapatalım, Türk Yıldızları gibi (kiuuu kiuuu!) gökyüzünde özgürce akrobasiler yaptığımızı varsayalım ve o özgürlüğü büyük bir coşkuyla iliklerimize kadar  hissedelim.

Bunca kavga, bunca gürültü, bunca tantana arasında; herşeye, herkese rağmen o kadar kuvvetli hissedelim ki onun varlığını, "Cumhuriyet" var olduğu sürece bu millete hiç birşey olmayacağı gerçeği bir kez daha dank etsin her birimizin kafasına.

Öyle çok derin düşünmeye de gerek yok, bu topraklarda nefes alan herkesin özgür oluşunun bayramıdır aslında bugün. Bunu unutmayalım yeter. Hepimize kutlu olsun!


     




16 Mayıs 2014 Cuma

Yasımız Var

Yaşamak her geçen gün zorlaşıyor. Eğer bir nebze vicdan sahibiysen, an geliyor ki aldığın nefesin utancın oluyor.

Hep duyduğum bir cümleydi: "İnsan hayatının çok ucuz olduğu bir ülkede yaşıyoruz" Fakat ne anlama geldiğini hiç bu kadar net görmemiş, hiç bu kadar net hissetmemiştim.

Üzülüyorum, kızıyorum, öfkeleniyorum haberleri, yorumları okudukça.  "Yas bile tutmayı beceremiyoruz. Nasıl bir millet olduk biz?" diye soruyorum kendime.

Sorulacak çok soru, verilmesi gereken de çok cevap var. Ama ne kurulucak herhangi bir cümle geride kalanları teselli etmeye yetecek, ne de akıtılan göz yaşları sayısından bile emin olamadığımız yiten canları geri getirecek...

Kelimeler anlamsız, açıklamalar ikna edici değil, resimler ise kömür gibi kapkaranlık...

Yorgunuz ve çok üzgünüz..

Cumhuriyet tarihimizin en kara lekesi, en iç acıtan katliamıdır bu yaşanılan, evet farkındayız... Hazmedilmesi güç, "olağan bir şey"miş gibi kabul edilmesi imkansız.

İyi koşullarda çalışılan; çocuğun çocuk, kadının kadın, insanın insan yerine konulduğu; herkesin adil bir şekilde yaşadığı bir ülke olamadığımız gerçeğiyle bir kez daha karşı karşıya kaldık, bunu da biliyoruz.

Dedim ya söylenmesi gereken çok şey var diye. Evet var, ama şimdi değil!

Yasımız var!