Wikipedia

Arama sonuçları

gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gezi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2022 Çarşamba

Pamukkale

 


    Bir hayli  oldu gezilerimi burada paylaşmayalı. Şu an birden aklıma geldi ve hazır fırsat da bulmuşum, kaçırmadan buraya aktarmak istedim hızlıca.

    Bu sene, çekirdek aile olarak yaptığımız Antalya tatilimizin dönüşünde, bir gece Denizli'de konaklayarak "Salda"  ve "Pamukkale"yi de görmek istedik. 

    Damla'nın en az o travertenler kadar pamuk olan elleri avuçlarımda, "allahım buraya daha önce niye gelmemişim?" sorusu kafamda ve ağzım mütemadiyen kulaklarımda dolaştım bu doğa harikası yeri.  

Unesco'nun dünya mirasları listesindeki bu muhteşem yere gelmek için onu önce bir karnabahara benzeterek beni çok güldüren kızımı beklemekle çok da iyi yapmışım aslında. 
"Anneaaa, sanki biz pengueniz di mi anneaaaaa!" nidaları hâlâ kulaklarımda yankılanıyor bu fotolara baktıkça :)


                                "Söylesene anne, hangimiz daha pamuk?"


12 Ağustos 2022


21 Şubat 2017 Salı

Madame Tussauds İstanbul

Londra gezimde en çok eğlendiğim ve etkilendiğim yerlerden biriydi Madame Tussauds, duyduk ki İstanbul'da da 21. şubesini açmış, e gidip görmemek olmazdı.

Girişte ziyaretçileri Atatürk karşılıyor. 
Diğer Madame Tussaud'larda olduğu gibi burada da tematik bir şekilde ilerleniyor. Atatürk'ten sonra Topkapı sarayı konseptinde Kanuni ve Fatih karşımıza çıkıyor. E biz de bir daha ne zaman karşımıza çıkar diyerek Fatih ile selfie yapıyoruz hemen.





Barış Manço

Angelina ile tek başına foto çektiremezsinnnnn! :)
Tabi ki Beyonce ile de :)

Steve Jobs, ben ve nimeti :)
Yeşilçam köşesinde Adile Teyzoş karşılıyor.
Balmumu heykellerinin yanına koydukları aksesuarlar, ziyaretçilerin daha eğlenceli vakit geçirmesini sağlamış.

:)
Her genç kızın rüyası :)


Sabiha Gökçen

Sharapova ve Nadal

Muhammed Ali

Hido

Veeee müzeye de ismini veren, hikayesini şu yazımda anlattığım Madame Tussaud

İsterseniz balmumu el figürlerinizi bu bölümde yaptırabilirsiniz

Leonardo Da Vinci

En eğlenceli bölümlerden biri Mozart'ın yanı. Burada sürekli Mozart'ın eserleri çalarken siz de piyano başında bir peruk takıp sosyal hesaplarınıza canlı yayınlar sergileyebilirsiniz. 

Sanat güneşimiz...
Büyüklük açısından Londra'daki müzenin bir minyatürü gibi gelse de Türk heykellerin çoğunlukta olması biz Türkler için elbette burayı daha ayrıcalıklı kılmış. Ayrıca Londra'daki kadar çok fazla bir yoğunluk olmadığı için ünlülerle daha tadını çıkara çıkara vakit geçirdik. Ne kadar eğlendiğimiz de sanırım fotoğraflardan anlaşılıyor :)

E yani Rihanna da tutturmuş "selfie selfie" diye...

MFÖ

İkuş çok eğlendi çook :)

Hafta sonlarınızı sevdiklerinizle eğlenerek değerlendirebileceğiniz çok güzel bir etkinlik. "Biletler kaça, nereden alınıyor?" diyorsanız gerekli bilgileri şurada bulabilirsiniz. Yolunuz İstiklal'e düştüğünde kesinlikle uğrayın derim ben. 

20 Nisan 2016 Çarşamba

Sürprizlerle Dolu Büyükada Gezisi

Sevgili blogcuğum,
havalar tam da istediğimiz kıvama gelmeye başladı çok şükür. Kışın içine saklandığımız o sıkıcı kabuktan kurtulmamız ve kendimizi yine yollara vurmamız lazım artık.

Hal böyleyken ben de ufaktan bir antrenman yapalım istedim ve kendimi Büyükada'da buldum.


Vapurdan inip adaya ayak bastığımızda sudan çıkmış balık gibi olduk. Ne yapsak ne etsek bilemeden hemen iskelenin karşısındaki kafelerden birine kendimizi atıp birer çay söyledik ve yanımıza azık olarak aldığım kendi elceğizlerimle yaptığım o muhteşem eserlerimden biraz tırtıklayarak etrafı ve gelen geçenleri izledik.

Adaya gelmeden önce birkaç blog okumuştum ve hepsinden çıkardığım sonuç şöyleydi:

Büyükada'da yapılması gerekenler:

1- Aya Yorgi'ye çıkmak
2- Faytona binmek
3- Bisiklete binmek -
4- Dondurma yemek
5- Ali baba'da balık yemek

Evet genelde yazılanların özeti buydu. Ama tüm bunların yanında yapılması gereken en önemli şey (ki bunun için hiçbir çaba harcamaya gerek yok, o kendiliğinden oluyor zaten) anın tadını çıkarmaktı. Çok değil 20 dakikacık uzağımızda kalan şehrin keşmekeşliğinden, araba egzosundan, korna sesinden kaçmış insanları izlerken, kendimizi uzakta çoooook uzakta bir tatil beldesindeymiş gibi hissetmek en güzeliydi ve en özleneni...

Böyle hissetmemizi biraz da adadaki güzel mimariye ve her biri ayrı bir ruha sahip evler sağlıyordu.

Bisiklete mi binsek, yürüyerek mi turlasak, faytona mı binsek? İşte adada insanın kafasını en çok karıştıran sorular. Biz de bu konuda çok tereddüt yaşadık. Basında çok tepki gösterildiği için ilk başta faytona binmek istemedik ama sonra o yokuşu gözümüz kesmedi ve başka ulaşım aracı olmadığı için ne yazık ki buna mecbur kaldık.
Tur yapmadık ama Aya Yorgi'ye çıkmak için Lunapark denilen yere kadar faytonla gittik (iskeleden buraya 35-TL ödeniyor) ve enerjimizi o dik yokuşa sakladık, ki iyi ki de öyle yapmışız.
Adadan manzaralar...
Adanın dik yokuşlarının kahrını çeken faytonlar her şeye rağmen buranın ruhunu yansıtan en özel unsuruydu bence.

Gezdirecekleri turistleri bekliyorlar.
İşte Aya Yorgi'ye gitmek isteyenlerin faytonla gidebilecekleri son durak Lunapark denilen bu meydan. Biz de buraya kadar faytonla geldik ve o meşhur patika yolu tırmanmaya başladık.
Tırmandık tırmanmasına da... E insan onca yokuşu çıkıp da böyle küçücük bir yapıyla karşılaşınca bozulmuyor değil hani. Yani, Sümela gibi bir yapıyı hayâl ediyorsun ister istemez ama kan ter içinde tırmandığın o yokuşun sonunda insanı asıl etkileyen şey, o tepeye adını veren bu minik manastır değil de tüm adaları ve İstanbul'u izlemeye doyamadığımız şu müthiş manzarası oluyor. 
Muhteşem değil mi? Bence de öyle... 

Ve buraya gelirken de o dik yokuşu tırmanırken de bunun farkında değildim ama burası benim hayatımda çok önemli bir yere sahip artık. 

Neden mi? Şimdi bunu sana nasıl anlatsam bilemiyorum blogcuğum? Son günlerde biliyorsun ki sana fazla vakit ayıramıyorum. Aslında bunun sebebi de bu anlatacağım şeyde gizli biraz. Ama, evet bir açıklama yapmam gerek artık ve bunu nasıl yapmam gerektiği konusunda halâ hiçbir fikrim yok. Tamam kelimelerle anlatmaktan vazgeçtim ve sanırım şu iki fotoğraf sana her şeyi açıklayacak...


:)
İşte böyle blogcuğum... Aya Yorgi'ye çıkarken biri bana evlenme teklifi alacağımı söyleseydi asla oflamaz, puflamazdım ve koşa koşa tırmanırdım o yokuşu :) (Bu arada yokuşu tırmanırken Gökhan'ın neden hiç oflayıp puflamadığını da anlamış oldum :) )


17.04.2016 Pazar


16 Ekim 2015 Cuma

Kızkulesi

Geçtiğimiz haftasonu arkadaşlarla Salacak'ta kahvaltı yaptık. (Gittiğimiz mekan: 5.Cadde, Fiyat: fırsat kuponlarıyla 27,50-TL, Lezzet: vasat)

Vasat da olsa sildik süpürdük her şeyi maaşallah. Zaten kahvaltı bahane, Kızkulesi şahaneydi. Ayaklarımız da bunun bilincinde olacaktı ki kahvaltıdan sonra bizi kuleye götürdüler.

Kuleye gitmek istemeyen ayakların sahipleri, gidenleri Kızkulesi'nin tam karşısındaki kafede bekledi. Tabi ki ben giden taraftaydım. :)
Kızkulesi'ne Üsküdar Salacak'tan ve Kabataş'tan kalkan teknelerle ulaşım sağlanıyor. (Öğrenci: 10,00TL Tam:20,00-TL) Biz de Salacak'tan kalkan küçük teknelerle ulaştık.

Kulenin içinde her katta ayrı bir efsanenin anlatıldığı "Efsaneler Sergisi" bulunmakta. Terasa çıkarken her katta farklı bir efsanenin anlatıldığı dev resimlerle karşılaşıyorsunuz ve yanlarındaki panolardan hikayelerini okuyorsunuz. Çocukluğunuzdan beri duyduğunuz o hikayeleri o resimlerin karşısındayken okumak o efsanelerin canlanmasına neden oluyor. 
Hero ile Leandros efsanesi: Bu efsaneye göre antik çağda bu kule Afrodit'e adanmış bir tapınakmış ve Hero da bu tapınağın rahibesiymiş. Her yıl ilkbaharda doğanın uyanışı adına tapınağın çevresinde tören yapılır, aşkı bulamayanlar hayal ettikleri sevgililerine kavuşmak için Afrodit'e yalvarırlarmış. İşte bu törene katılan Leandros bizim rahibe Hero ile karşılaşmış ve bu iki genç birbirlerine aşık olmuşlar. Ancak Hero rahibe olduğu için aşklarını gizli yaşamak zorunda kalmışlar. 

Her gece Hero, Leondros için meşale tutar, Leandros da o ışık yardımıyla yüzerek sevdiceğine gider aşklarını o kulede yaşarlarmış. Taa ki, Leandros çok rüzgarlı bir gecede meşalenin sönmesi nedeniyle kaybolup boğulana kadar. Sabah Leandros'un cesedi kuleye vurunca da Hero acıya dayanamayıp kuleden atlayıp, boğazın sularına kendini teslim ederek intihar etmiş. Bu efsaneden yola çıkarak Kızkulesi, "Leandros Tower" olarak da bilinmekte. (Aslında ben bu hikayenin Çanakkale boğazında geçtiğini duymuştum ama Kızkulesi'ne bir şekilde bağlamışlar)
Yılanlı Efsane: Benim çocukken, doğruluğundan hiç şüpheye düşmeden inandığım efsanedir kendisi. Annem anlatmıştı belki de ondandı bu safça teslimiyetim.

Efsaneye göre; Bizans imparatorunun bir kızı olur ve imparator buna çok sevinir, öyle ki; ülkesinde prensesin doğum gününü bayram ilan eder. Kızı büyüdükçe, bilginlerine kızının devlet yönetimi hakkında yetiştirilmesi için talimat verir ancak o bilginlerin en yaşlısı, imparatora kızının 18 yaşına basmadan yılan tarafından zehirlenip öleceğini kehanet eder. Bunun üzerine imparator, denizin ortasındaki küçük adacığa bir kule yaptırır ve kızını oraya götürür.

Böylece aradan yıllar yıllar geçer ve bizim nazlı prenses 18 yaşına yaklaşır. Bir gün kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan yılan sinsice prensesin yanına süzülerek zehrini prensesin teninde boşaltınca prenses oracıkta ölüverir ve böylece herkes kaderden kaçılmayacağını anlar.

İmparator kızının ölümüne çok ama çok üzülmüş. Kızının toprağa gömülmesini istememiş. Çünkü gömülürse yılanların kızının bedenini delik deşik yapmasından korkmuş. Bu sebeble prensesin cansız bedenini mumyalatıp prinç tabuta koydurtmuş. Tabutunu da Ayasofya'nın üst duvarlarından birine yerleştirilmesini emretmiş.

Ayasofya'nın girişindeki 2 delikli tabutun bu hikayede bahsedilen o tabut olduğu rivayet edilir. Eğer bu doğruysa (ki ben sanırım hâlâ buna inanıyorum ); imparator ne kadar uğraşmışsa da kızını yılanın gazabından korumayı başaramamış demektir.

Not: Yukarıdaki resim benim çocukken kafamda canlandırdığım resimden biraz farklı. Ben imparatoru iskambil kağıtlarındaki papaz gibi hayal ederdim hep :)
Battal Gazi "Atı Alan Üsküdar'ı Geçti" Efsanesi: Bu efsane ise Osmanlı döneminde geçer. Hikayeye göre; İstanbul'u kuşatmaya gelen Battal Gazi, kuşatmadan bir sonuç alamayınca Kızkulesi kıyısında karargah kurar ve 7 sene burada kalır. Tabi aslında istese Battal Gazi İstanbul'u 1 günde alırmış ama Üsküdar tekfurunun kızına aşık olunca "amaan yemişim devlet işlerini" demiş ve gönül işleriyle meşgul olarak kuşatmayı uzattıkça uzatmış. Üsküdar tekfuru da bu durumdan işkillenmiş ve Battal Gazi'nin Şam seferinde olduğu sırada kızını hazinelerle birlikte bu kuleye kapatmış. Seferden dönen bizim Battal durumun farkına varınca, kayık ile Kızkulesi'ne vararak hazineleri de kızı da alıp Üsküdar'dan atına binerek arazi olmuş. İşte günümüzde bile sıkça kullandığımız "Atı alan Üsküdar'ı geçti" lafı buradan gelmekteymiş. Ayrıca bu olaydan sonra Türkler diğer efsanelerdeki kızlara da atfen buraya "Kızkulesi" ismini vermiş. O gün bugündür de bu kulenin ismi böyle kalmış.
Kulenin bir katı hediyelik eşyalara ayrılmış. Buradan kız kulesi temalı hediyeler alabilirsiniz.
Bir diğer katta restoran bulunmakta. Dilerseniz buradaki restoranda kahvaltı yapabilir ya da akşam yemeğini yiyebilirsiniz. Hatta akşam yemeğinden sonra romantik bir gecede kulenin en üst katında yer alan "Kuledebar" denilen bölüme geçip oradan da şarabınızı alıp terastan Galata'ya kadeh kaldırabilirsiniz :)
Bu da romantik olmayan bol rüzgarlı ve yağmurlu bir öğle vakti Kızkulesi'nden Salacak manzarası :)
Ve Galata... Yok bu iki kulenin aşkını anlatmayacağım :) sadece Bedri Rahmi'nin şu satırlarını ekliyorum bu fotonun altına :
"İstanbul deyince aklıma kuleler gelir
Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
Ama şu Kızkulesi'nin aklı olsa
Galata kulesine varır
Bir sürü çocukları olur..."

Her şey bir tarafa, Galata'da hissedilen o tarihi dokuyu Kızkulesi'nde hissedemiyorum ben. Tamam Kızkulesi daha estetik kabul ve İstanbul'u ya da İstanbul'da olduğunuzu en iyi hissettiren yapı da olabilir belki ama dediğim gibi o tarihi doku, o yaşanmışlık hissini bana Galata daha çok veriyor sanki.
Bir de yakından bakalım: ???
Fotoğrafları bloga yükledikten sonra, aklıma eski Kızkulesi fotoğrafları geldi ve nette bulduğum aşağıdaki şu iki eski fotoğrafa baktım.

Bu fotoğraflara bakınca aradaki farkı anladım galiba. Biraz garip bir benzetme olacak belki ama Ajda Pekkan'ın siyah beyaz fotoğraflarına bakar gibi bir his uyandı içimde. Bugün de güzel ama güzel olmak için fazla zorlamışlar sanki. Doğallığını kaybetmiş gibi. 
Antik çağlardan gelmesine rağmen sizce de fazla modern durmuyor mu?

Her şeye rağmen Salacak'ta bir köşede oturup, karşıdan ona ve ölümsüz aşkı Galata'ya bakmak en az eski fotoğraflar kadar büyüleyici. Tıpkı Ajda Pekkan dinlemek gibi...