Wikipedia

Arama sonuçları

Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2015 Pazar

Atam'a (3)


Bu sene de ezberlenmiş 1 dakikalık saygı duruşuyla anılacaksın. Ve ardından herkes bu saygı duruşunu yapmış olmanın haklı gururuyla, yarım bırakılan gündelik işlerine geri dönecek.

Oysa sen, seni böyle yüzeysel anmamızı, tabulaştırıp, ilahlaştırmamızı değil de gerçekten anlamamızı isterdin. Bu yüzden "Beni görmek behemehal yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu yeterlidir" vecizini söylememiş miydin, hasta olduğun söylentileri yayıldığında yüzünü görmek isteyenlere?

Peki ya "benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır, lakin Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır" cümlesini kim için, ne için kurdun paşam?

"Ah keşke" diyorum bazen; bi 10 senecik daha yaşasaydın da canınla, kanınla uğruna savaştığın demokrasi ve cumhuriyetin ne demek olduğunu gerçekten kavrayabilmemizi sağlasaydın. O güne kadar dahice sarfettiğin o cümleler yeterli gelmemiş bize demek ki...

Senin 100 yıl önce anladığını, hatta anlamakla kalmayıp Türk insanına layık bulduğun yönetim şeklini üzgünüm ki biz bu devirde bile anlayamıyoruz. Özgürlük de cumhuriyet de bize göre değil sanırım. Senin adını kullanıp kahraman olmaya çalışanların bile cumhuriyetin ve demokrasinin gerçekten ne demek olduğunu bildiğini düşünmüyorum.

Bizi fazla gözünde büyütmüşsün ve fazla güvenmişsin bize. Hani; -çok afedersiniz paşam-alışmadık kıçta don durmazmış ya, bizimki de o hesap. Biliyorum biraz kaba oldu bu örnek ama maalesef durumumuzu anlatacak başka atasözü, deyim, benzetme bulamadım ben. Durumumuzu en iyi bu benzetme anlatıyor, affedin.

Aslında bir de Aziz Nesin'in "bir yokmuş, iki yokmuş, üç yokmuş..." şeklinde başlayan bir masalı vardı; çocukken okumuştum. O zamanlar çok iyi anlamamıştım ama bu aralar hep onu düşünüyorum. Şu anki durumumuza, donsuz kıçtan bile daha cuk diye oturan bir masaldı o ama anlatamam şimdi, çok uzun.

Yani paşam; biz kim, cumhuriyet ya da demokrasi kim? Sana da zahmetler verdik ama biz çobansız yapamıyoruz. Bizim atalarımız da böyleydi hatırlasana; sen de onları çekip çevirmeye çalışmadın mı yıllarca? Sen, her ne kadar muhtaç olduğumuz kudret için damarlarımızı işaret etsen de; ıııh ıııh! Yok paşam. Bizim damarlar kurudu ya da tıkandı, bilemiyorum ne oldu o damarlara? Ama bir bozukluk var, işte.

Biz özgür olamıyoruz, maalesef. Başımızı bekleyecek bir çoban ya da bizi içinde bulunduğumuz saçma düzenden kurtaracak ulu bir kahraman bekliyoruz hep. O da olmadı senin mezardan kalkıp gelmeni bekliyoruz. Aklımıza damar falan gelmiyor bizim. Kurtuluşu hep başkalarından bekliyoruz. Başkaları üretsin biz tüketelim istiyoruz. Başkaları düşünsün, biz uygulayalım; başkaları başarılı olsun biz kendimize pay çıkarıp övünelim istiyoruz...

Olmuyor paşam, üzgünüm... Hayâlini kurduğun cumhuriyet bu değildi sanırım. Ben kendi adıma senden özür dilerim.

Ve affına sığınarak;

saygıyla ve minnetle seni anmaktan başka çare gelmiyor benim de elimden...






6 Ekim 2015 Salı

"Herkez" değil "Herkes"

Sosyal ağlarda dünyaya önemli mesajlar verenler; size, hayati önem taşıyan bu görevlerinizi icra ederken çok sık kullandığınız "herkez"in artık gerçek yüzünü göstermek istiyorum. Artık yeter, birinin çıkıp "herkez çıplak" demesi lazım.

Sosyal hesaplarınızdan, tüm dünyaya hitap etmek için kullandığınız "herkez" var ya hani; işte bakın o yanlış, öyle bir sözcük bizim sözlüğümüzde yok.Vallahi bak, inanın bana. Ben belki anlarsınız, belki karşılaştırma yaparsınız diye bayramlarda "herkesin bayramı kutlu olsun" diye yazıyorum bazen, ama siz anlamıyorsunuz bir türlü. Böyle direkt söylemek gerekiyor demek ki.

Aslında eminim ilkokul öğretmeniniz, lisedeki edebiyat öğretmeniniz hatta üniversitedeki türk dili hocanız da (aranızda üniversite mezunu olup da bu hatayı yapanlar da var çünkü) bunu söylemiştir size. Ama biliyorum "herkez miydi, herkes miydi ya!" diyerek hep karıştırıyorsunuz işte ("Yalnız mıydı, yanlız mıydı?" ikilemi var bir de ama o konuya girmiyorum şimdi, hepsi birbirine karışmasın sonra, çünkü belli ki hafızalarda problem var)

Üzülüyorum; İngilizce bile konuşabilen insanların kendi diline hakim olamamasına gerçekten çok üzülüyorum. Belki bu yazıyı okuyunca beni ukala olarak görebilirsiniz ama gerçekten doğrusunu öğrenin istiyorum (Gerçi bu hatayı yapanlar bu yazıyı okumaya bile üşeneceklerdir eminim ama ben yine de sosyal ağlarda paylaşacağım, hiç değilse belki başlık dikkatlerini çeker).

Günümüzde her şey elimizin altında, bir sözcüğün nasıl doğru yazılacağını öğrenmek bir tuş kadar yakın artık bize. Bu dejenerasyonun tek nedeni ancak üşengeçlik olabilir.Yapmayın canım kardeşim, gözünüzü seveyim ne olursunuz yapmayın! Açın bakın (TDK)'ya, biraz araştırın, kendi dilinize yabancı olmayın.

Tamam, sesli söylerken "herkez" denilebilir belki; yani çene yapısıdır, ağızdır, kaplamadır, damaktır, illa ki bir neden bulunur kabullenmek için ama yazarken yapılan bu hatayı kabul edemiyorum ben; saç diplerim çekiliyor.

""de" yi ne zaman ayırması gerektiğini karıştıranları da anlayabilirim bak; yani onu doğru kullanabilmenin ufak da olsa bir matematiği var sonuçta ama "herkes" sözcüğünü doğru kullanmanın hiçbir matematiği yok. Adınız gibi, soyadınız gibi, her gün kullandığınız pek çok sözcük gibi ezberleyeceksiniz hepsi bu...

Bazen, yorumlarda bazı arkadaşlarımla konuşma diliyle yazıştığım olabiliyor; bu samimiyetten, şakalaşmadan yaptığımız bir durum ama bile isteye yaptığımız o yazışma acaba o hatalı sözcükleri normalleştirebilir mi diye de kaygı duyuyorum şimdi düşündükçe.

Belki de bu "herkez" gudubetinin dilimize yapışma sebebi; "götürürler merkeze, öptürürler herkeze" duvar yazısıdır, olamaz mı? Kafiye uydurmak için, bile isteye yapılan bu dejenerasyon günümüzde sosyal ağlarda "doğum günümü kutlayan herkeze sonsuz teşekkürler" şeklinde karşımıza çıkıyor olabilir mi gerçekten?

Sebebi ne olursa olsun, böylesine yaygın bir yanlış kullanım varsa; bu dilimize ne kadar yabancı olduğumuzu, ne kadar az kitap okuduğumuzu gösterir. Sen sosyal hesaplarında istediğin kadar entellektüel görünmeye çalış ama "herkezin bayramı kutlu olsun" dediğinde masken yere düşer ve bu gerçeği gizleyemezsin.




27 Temmuz 2015 Pazartesi

Hayali Memleketim

Yoo delirmedim, evet son günlerde biraz hayalperestim farkındayım ama gerçekler mutlu etmiyor, hayaller daha güzel.

Dün bir yazı paylaştım, "Hayali Seyahatlerim" diye. Sonra televizyona ilişti gözüm ve suçluluk hissettim, "ülkenin haline bak, senin yazdıklarına, paylaştığına bak!" dedim kızdım kendime.

Kızsam da, utansam da yapacak bir şey yoktu aslında. Twit atmaktan başka bizim yapabileceğimiz hiç bir şey yok! Hepimiz etkisiz elemanız bu dünyada. İplerimiz başkalarının elinde çünkü.

"Hayali Seyahat gibi bir de  "Hayali Memleket" hayal edebiliriz belki" diye düşündüm bi ara. Madem gerçeğinde bir etkimiz yoktu, mutlu edemiyordu bizi, hayalimizde yaşatabilirdik bizi mutlu edecek memleketi belki.

Hayal gücünü fazla zorlamaya da gerek yok üstelik, gerçeğinin her bir köşesinde ayrı bir cennet barınıyor, hayal edilemeyecek kadar çok güzel çünkü bizim memleketimiz. Onu çirkinleştiren biziz. Sadece insanına, hayvanına, yeşiline, mavisine dokunulmayan bir memleket olsa yeterdi halbuki bu cenneti yaşatmaya.  Kardeşçe yaşasa herkes, çok mu zor olur ki?

Sevgi dolu olsa herkes, Nazım'da diyordu ya hani "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, Ve bir orman gibi kardeşcesine" işte bu gerçekleşse memlekette... Gerçeğinde umudum yok benim. Umut, hayalinde diyorum, Hayali Memlekette...

Sonra memleketimden insan manzaralarına bakayım diyerek sosyal hesapları yokladım, Kendim gibi üzüldüm hepsine. Kimi tatil fotolarını koymuş, kimi yaptığı yemeği, kimi atarlı giderli sözler paylaşmış (belli ki kızmış birilerine), kimi yarın pazartesi diye çok mutsuz, kimi havaların sıcak olmasından şikayet etmiş, kimi masum çocuklar ölüyor diye yazarlığı bırakmış boksa başlamış, kimi de yazarlığı bırakıp boksa başlayana atarlanmış, kimi de...

Hayat ne garip! Garip ama devam ediyor ve çok üzülüyorum bu halimize...


Neyse ki böyle şairlerimiz ve yazarlarımız var!

20 Mart 2015 Cuma

Sağlık Reformu


Geçen gün Sultanahmet'te yürüyorum, baktım 2 turist el kol hareketi yapıyor bana. Evet bana... Bu turistlere de bir haller oldu son günlerde, cumhurbaşkanı mıyım ben yahu?

Neyse,  dedim ki onlara; hayırdır Johnlar?

İçlerinden biri dedi ki; " We are mad about your country" (biz ülkenize hasta olduk)

Dedim: This is normal. Everybody is already mad about my country. (e çok normal, herkes benim ülkeme hastadır zatii)

"Wouwww!" dedi Johnlardan biri, "this is interesting" (Ay sıkıldım, artık çevirmiyicem)

"Yesss", diye katıldı öbür John da ona, "it is gorgeous".

"Herılt yani" dedim ben de, ne sandınız? Bizim sağlık reformumuz var. Yanaşın yamacıma da azıcık anlatayım size, sizi zavallı Conlar!

Ama sorry, ingilizce anlatamayacağım. Cumhurbaşkanımız kadar ingilizcem iyi olmadığı için, ben bu kadar olağan üstü bir sistemi ancak anadilimde anlatabilirim. (Neden böyle bir şeye kalkıştım bilemiyorum şimdi, ama turistlerle bu türden diyaloglara girmek pek moda bugünlerde. Zaten önemli olan turistlerin bizi nasıl anladığı değil, dünyaya kendimizi kanıtlayabilmemiz değil mi ama!.)

-Öncelikle, 18 yaşımızdan sonra işsiz kaldığımızda, ailemizin toplam giderleri (bakın burası çok önemli, gelir değil gider ve sadece senin giderin değil tüm ailenin gideri) üzerinden borçlandırılıyoruz biz ve ona göre devletimize prim ödüyoruz. Bu dahine fikri bence siz de uygulamalısınız dostum!

Sonra, doktor başına günde 100-150 hasta veriliyor ki doktorlarımız tecrübelensin daha dinamik olsunlar, bizlere daha iyi hizmet versinler diye. Bu yüzden, doktorlarımız çok dinamiktir bizim. Uçan tekme, döner tekme, altın yumruk... hepsine karşı çok dayanıklılar.

Öyle leblebi gibi  her ilacı da bedava bedava alamıyoruz bir de. Her geçen gün ilaç listesinde sınırlama yapıyor devletimiz. Neden? Tabi ki bizim iyiliğimiz için! Her türlü kimyasaldan uzak tutmak istiyor bizi.

-Efendim, biber gazı mı? Noo, I cannot understant you. Sorry dude, my english is a bit bad.

Anyway, ben türkçe anlatmaya devam edeyim, galiba biraz saçmalıyorsunuz, çok iyi anlamıyorum sizi, siz beni anlıyorsunuz di mi?Hımm? (Anlamasanız da olur ben mesajımı vereyim de.)

 He tamam, ne diyordum? İlaç evet, her geçen gün sgk ilaç listesini azaltıyor. Buradan da anlayacağınız gibi devletimiz yine bizi düşünüyor. E tabi azalta azalta bıraktırmak gerekir ilacı, öyle birden bırakılmaz ki. Umarım sizin de bir gün böyle sizi düşünen bir devletiniz olur.

Sonra özel hastanelere gidebiliyoruz SGK'lı olarak.Tabi yaaaa! Bu biraz karışık, anlatsam da anlayamazsınız siz.

Hastane, hasta, eczane üçgeni diye bir sistemimiz var bir de. Bu sisteme göre, hastaneden çıkan hastanın tahsilatını eczane yapıyor. Nasıl oluyor? O sistemi ben de pek çözemedim ama galiba iyi bir şey. Yani uuuf, şimdi size nasıl anlatayım ya? Zaten bööyle bön bön bakıyorsunuz.

Uzun lafın kısası, ülke olarak sağlıkta reform yaptık canım biz, are you kapiş?  Darısı başınıza inşallah.

-Sahi yahu nereliydiniz siz? Weee aaa yuuu fırom?
- United States
- Yunaytıt Siteyts mi? Yani Amerika di mi?
-O ye!
-O ye tabi, Obama'nın memleketi di mi? Bak biz onu çok seviyoduk ilk başlarda, şarkı bile yapmıştık ona.   "Obama, Obama pirezidensiii!" Ama son günlerde bi şeyler oldu, pek haz etmiyoruz ondan. Bir artistleşti sanki.

-What are you talking about?

-Neee? Hadiyin be oradan? Get out! Zaten doğru dürüst sağlık sektörünüz bile yok, bi de konuşuyorsunuz. Neyse, hadi hadi, bacasız sanayimizi baltalamayalım şimdi durduk yere. Acıdım ulen size. Bizim cumhurbaşkanına söyleyelim de gidip Obama'ya azıcık anlatsın sağlık reformunun nasıl yapıldığını.

Nasıl da ağzı açık dinlediler beni yaaa? Kıyamam!

13 Şubat 2015 Cuma

İstanbul'dan Ayrılması Gereken İlçeler

Geçen gün Ekşi Sözlük'te "İstanbul'dan ayrılması gereken ilçeler" diye bir başlık gördüm. Girilen entryleri okudukça ilk başta çok güldüm ama okumaya devam ettikçe oturup ağlayacaktım neredeyse.

Ben zaten dışarı her çıktığımda, trafikte, toplu taşıma araçlarında, sokakta, parkta, AVM'lerde nerede olursam olayım, aynı türden başlıkları sıklıkla zihnimde açıyorum sürekli.

Çok mu zorluyoruz acaba kapasiteyi? Yavrum benim, gıkı da çıkmıyor ama daha kimleri kimleri bağrına basabilir, daha ne kadar taşıyabilir ki hepimizi?

Rivayet o dur ki; "3. köprü açılınca Başakşehir il olacakmış, çevresindeki ilçeler de ona hediye edilecekmiş, böylece İstanbul da kendine gelecekmiş..." Pendik, Çatalca, Silivri, Şile için de aynı muhabbetler dönüyor. Yani "İstanbul'dan gidemiyorsak, İstanbul bizden gidecek" bilinçaltımızdaki tek çözüm tamamen bu.

E giderse de haklıdır bence. Ne demişler: "herşeyin bir şeyi var, değil mi ama!" (Türk anasözü). Biz ipin ucunu kaçıralı çok oldu, belki de gitmekte geç bile kaldı.



Bu söylentiler gerçek olur mu, olursa da çözüm olur mu bilemem. Ama benim düşüncem şu ki; bölüne bölüne arsızlaştık zaten. Eğer İstanbul için faydası olacaksa, varsın İstanbul'u da bölsünler.Gerekirse bağrımıza taş basar kendisini bu külfetten kurtarırız biz elbet. Yeter ki o "İstanbul" olarak kalabilsin, kişiliğinden taviz vermesin. Adına şiirler, romanlar yazılan İstanbulumuz olsun hep. Adı anılınca akıllara yukarıdaki metrobüs trajedisi gelmesin, "martı, simit, incebelli bardakta çay, kız kulesi, boğaz" gelsin...

Bizanslılar, Osmanlılar boşuna yapmamışlar o surları arkadaş, varmış demek adamların bir bildiği. Ne zaman ki aştık o surları o zaman İstanbul kamburlaşmaya başladı işte, dengesi bozuldu...

Belki surlar kadar olmasa da bir sınır çizilmeli sahiden de. O çizilecek sınırın içinde de İstanbul'u gerçekten hak eden nüfus ne kadar yoğunlukta olur o kadarını bilemem... Ama bu koordinasyonu yapacak olanlar onu da düşüneceklerdir elbet. Yoksa anahtarları direkt Araplara uzatıp Topkapı'dan metrobüse binip usulca uzaklaşacak halimiz de yok tabi.

Neyse canım, hep İstanbul'u kötü fotoğraflamayalım. Malum beni taa Yeni Zelanda'lardan takip edip duruyorlar :) belki İstanbul'a gelmek istiyorlardır da turizmi baltalamayayım durduk yere. Zaten bu sene Ruslar kriz yüzünden gelmeyecekmiş ülkemize, o yüzden yazıyı İstanbulumuz'un kötü makyajdan arınmış, güzel haliyle bitirelim.

Hey guys! This is the real Istanbul... No other Istanbul!


Not: Fotoğraflar Google görsellerden alınmıştır. Sahiplerine selam olsun...





26 Şubat 2014 Çarşamba

Bir Adet Kibrit Kutusu Büyüklüğünde Diyet

Bundan birkaç ay sonra güneş gül cemalini gösterdiğinde; bizi kamufle eden kazakları, eşofmanları, kabanları fırlatıp atmak isteyeceğiz. Bir çoğumuz da kışın löp löp götürdüğümüz o; pilavları, kebapları, dürümleri, çikileta ve tatlıları taşıyan pişman ve göbekli bedenimizle baş başa kalacağız.

Yılın bu en iç burkan karşılaşmasının ardından biran önce bu tanımlanamayan cisim gözüyle baktığımız yağlarımızdan kurtulmak için deliler gibi diyet programları araştırıp, en hızlı kilo verdiren spor dallarıyla samimiyetsiz bir ilişki içersine girmeye kalkacağız.

Eğer siz de yazdıklarımı bıyık altından gülerek okuyan ve herkes tarafından gıcık olunan "neyersemyiyeyimkiloalamıyorumgiller" den değilseniz,  sizinle aynı dertten muzdarip bir kardeşiniz olarak araştırmalarım, gözlemlerim ve deneyimlerim neticesinde öğrendiğim diyet programlarını paylaşmak isterim. Hadi birlikte inceleyip kendimize en uygununu bulmaya çalışalım...




Sibel Can Diyeti:
Diyetlerin atası sayılan ve ilk olarak sadece karpuz, peynir tüketilerek ortaya çıkmakla beraber; kabak, lahana gibi değişik versiyonlarının da olduğu bir diyet modelidir ki; kendimi bildim bileli Sibel Can vücudundaki o fazla olan birkaç kilocuğu bahar aylarında bu diyetle atmaya çalışıp yazın da bomba gibi karşımıza çıkmaya niyetlenmiştir. Kimi zaman başarılı olduysa da kışa doğru tekrardan Türk halkının onu sevmiş olduğu o bıngıl bıngıl haline geri dönmüştür. Zaman zaman bu diyetin bize anlatmak istediği ince bir mesaj taşıyan felsefi bir yönünün olduğunu da düşünmüşümdür. Çünkü hedefinin Maddona ya da Beyonce olmadığı bu diyet türünü denemenin bir açıklaması olmalı.

İsveç Diyeti:
Aslında diyet listesine bakmazsak "aradığımız diyeti bulduk" diyebiliriz. Sadece onüç gün uygulanan ve iki sene kilo aldırmama garantisi veren, bu yönden bakıldığında tadından yenmeyen bir diyet programı. "Amaan Dilek sen de! Zora gelemiyorsun, onüç gün tutuver boğazını işte, nesi varmış diyet listesinin?" dediğinizi duyar gibiyim. Peki o zaman hiç yorum yapmadan bir günlük yiyecek listesini veriyorum:
Sabah:
-1 Fincan kahve, 1 adet kesme şeker
Öğle:
-1 Katı yumurta, 1 adet rendelenmiş havuç
Akşam:
-2 dilim portakalın suyu(!), 100 gr yoğurt

(Hiç yorum yapmayacağımı söylemiştim)

Alkali Diyeti:
Adını "Zerdaçal Üstadı" Ender Saraç'la duyduğum 1 ayda 7 kilo verdirebileceği iddia edilen diyettir. Ana mantığı da şuymuş; insan vücudunda yer alan ph değerinin asit yönünü, alkali yönüne çevirmek. Yani türkçe meali: "asitli besinlerden uzak durun!" bunun dışında içinde buğday çimi, hindibağ, soya filizi gibi tüm  diyet listelerini yokuşa süren  ve asitsiz olan besinlerin yer aldığı bol zerdeçallı diyet listesini uygulayın ve böylece hem zayıflayın hem de yüz yaşına kadar yaşayın...


Hollywood Diyeti:

İlk iki günde yiyeceğin kesinlikle yasak olduğu ama su ve meyve suyu içmekte bir o kadar özgür olabileceğimiz, Sevim Emre'nin Orhan Gencebay üzerinde denediği  diyettir. İlk iki günü tek bir katı yiyecek dahi tüketilemeyeceği için asabi tavırlar sergileyebilirsiniz. Bu yüzden idolünüz olan Catherine Zeta Jones, Madonna, Demi Moore gibi ünlüleri düşünerek katlanma katsayınızı arttırmaya çalışabilirsiniz  ya da hepsini unutup "benim idolüm Sibel Can" deyip vazgeçebilirsiniz de

Kurt adam diyeti, Demet Akalın diyeti, Dukan diyeti, Karatay diyeti... gibi örnekleri çoğaltmak da mümkün. Bunların dışında birazcık hareket de etmek lazım değil mi ama? Kışın o miskinliğini, uyuşukluğunu atmak gerek üzerimizden. Spor için öyle çok alternatifler seremeyeceğim önünüze. Bizzat deneyip, sonuç aldığım pilatisi şiddetle ve tüm ciddiyetimle önerebilirim sadece.



Tüm bu seçenekleri okuyup, hiç birine karşı bir yakınlık hissetmedin mi? "Ufff ben bunlarla uğraşamam, ama kilo da vermem lazım!" mı diyorsun? Dur tamam telaşlanma! Madem hiç aklında olmayan birşeyi mevzu edip tekrar aklına sokup canını sıktım, ben de "Suiçsemyarıyorgiller" familyasının bir üyesi olarak sana ne yapman gerektiğini öyle lafı dolandırmadan, aklını bulandırmadan çok net şekilde söyleyeceğim:

Formül şu:
Hareket - Sağlıksız Yiyecek = Zayıflamak

Yani hayatına sporu ekleyip (ne olduğu önemli değil; ister dans et, ister yüz, ister yürü, ister uç(!) yeter ki sevdiğin, bıkmayacağın bir spor olsun), hayatından sağlıksız yiyecekleri eksiltirsen (tamamen çıkar demiyorum farkındaysan; eksilt, aynı öğünde hem pilav hem ekmek yeme mesela) ve bunu yaşam stili haline getirirsen, sanırım yazın da kışın da gelmesi artık sorun olmayacaktır.

Ben iki haftadır uyguluyorum, ondan blogumda paylaşmak istedim. Bir de böyle deneyelim bakalım, olmadı Mayıs'ın sonuna doğru isveç diyetine başlar yazı da yüzümüzün akıyla karşılarız.



16 Mayıs 2013 Perşembe

Tribünün Sultanlarına...


Mehmet Günsürvari karizmatik bir erkeğin Tarkan konserine gidip, alnına Tarkan posteri yapıştırıp “Tarkaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaan!” diye yırtınması kadar sinir bozucu bir durum varsa o da  aklı başında görünen genç bir bayanın “Yuhhhhhhh, o gol nasıl kaçar oğlum” tarzında tribün sesiyle futbolla ilgileniyormuş gibi görünme çabasıdır. Erkekler Mars'tan kadınlar Venüs'ten geyiğine falan girmeyeceğim. Ama bu durum çok samimiyetsiz değil mi?

Ey Türk Genç Kızı! Sana söylüyorum. Silkelen kendine gel!

Erkeklerin futbol merakını anlayabilirim, çünkü bir erkeğin ilk oyuncağıdır top. Çocukluğu tek kale maç yapmakla geçmiştir. Her boyutta yaşar futbolu, oynar,izler,yorumlar üstüne cila olsun diye başkalarının yorumlarını izler, başkalarının yorumlarını yorumlar.Yani Futbol ruhunu dibine kadar kanıksamıştır. Maç seyrederken yaptığı tezahüratlarda bir gerçeklik vardır “O topa öyle mi vurulur?” derken inandırıcıdır bu yüzden, çünkü top oynamışlığı vardır.

Ya sen? Topa nasıl vurulacağı konusunda herhangi bir fikrin var mı? O zaman ne diye Fatih Terim gibi direktifler veriyorsun? Bir kere şunu kabul et; futbol senin DNA yapına ters.Gırtlak yapın müsait değil her şeyden önce,  “ Yuhhhh lan! “ derken en fazla Atilla Taş gibi olabilirsin.  

Koyu bir Galatasaray taraftarı babaya, babasıyla Fenerbahçeli dayısından aldığı rüşvetlerle gel-gitler yaşayıp sonunda Beşiktaşlı olmakta karar kılan bir ağabeye sahip olarak, futbol muhabbetleriyle büyüdüm ben de her Türk evladı gibi. Hatta futbol oynamaya bile yeltendim haddimi aşarak ve biraz da Ali’den aldığım kola, çikolata gibi primler karşılığında, kapı eşiğinde gönüllü(!) kalecilik deneyimlerime güvenerek. (Gördüğünüz gibi hep bir çıkar ilişkisi söz konusu) Öyle ya da böyle her Türk Genç Kızının babadan, ağabeyden, kardeşten, kuzenden ya da komşudan doğan zorunlulukla futbolla bir ilişki içerisinde olması çok normal. Ama bu durum farkına varılır varılmaz vazgeçilmeli bu sevdadan. Ben öyle yaptım.

 Evet erkekler  futbolu sever, futbol da erkekleri seviyor zaten. Araya kara çalı gibi girmenin bir alemi yok. Kadın beyni her şeyi ince düşünecek kadar kusursuz programlanmış olmasına rağmen, en güzel pozisyonda televizyonun önünden geçmeme ayarı konmamış maalesef. Bu durumu, kendini bilmeye başladığında çözersin zaten. Acilen kendine gelip hayatın kadınlar için olan asıl güzelliklerine yönelmelisin bence; dizini, magazinini izle, çocukluğunda oynadığın oyunlara, gösterdiğin eğilimlere uygun davran. Bırak yaranmak istediğin, eşin ya da sevgilin her kimse, o, bir paket çekirdekle yanına gelip, sana "Kuzey-Güney'in son bölümünde ne oldu?Ben kaçırdım" desin. Yok illa sporla ilgilenmek istiyorsan tenisle ilgilen.Tabi canım tenis daha asildir. Kadına daha yakışır. Erkeklerin tenis izlerken oldukları gibi samimiyetsiz, art niyetli bir durum, futbolla ilgilenmen.

 Oradan, buradan duyduğun bir-iki terim ve magazinlerde takip ettiğin futbolculardan ibaret olan yetersiz bilgi dökümantasyonunla kime, ne diye yaranmaya çalışıyorsun ki. Bırak uğraşma! Aslına dön! Sen kadınsın. “ Yirmiiki adam bir topun etrafında haldır haldır koşuşturuyor” klişesi doğru, olay tam da bundan ibaret, İnan bana.  Taraftar ol yine, o ayrı konu, ama kadın gibi ol. Ne bileyim “Ben doğuştan fenerliyim” ya da “Damarımı kessen kanım sarı kırmızı akar” tavrını bırak bir kenara.  “Babadan öyle gördüm kardeşim, en büyük Galatasaraymış ama iddialı değilim, ben bilemem takımın motivasyon durumunu. İyi oynayan kazansın, ”  havalarında olman lazım. Maça da git istiyorsan. Ama “Haddde bea! Kaçar mı o gol angut!” gibi, başlama vuruşu düdüğüyle mutasyona uğramadan,  “Ay inanmaaayourrrummm! Kızııııııııııııım! Ne biçim attı topu ! “ gibi özüne uygun sloganların olursa daha samimi gözükürsün. Ve inan bana tribünlerde birbiriyle dalaşan, hatta birbirlerinin canlarına kasteden holiganlardan daha delikanlı olursun o halinle.



12 Nisan 2013 Cuma

Titrerim Mücrim Gibi Baktıkça İstikbalime


Geçenlerde internette bir fotoğraf gördüm. Bir sergide yer almış olan bu fotoğrafta, gayet ciddi görünümlü, kucağında notebook olan bir adam, "kağnı" olduğunu tahmin ettiğim bir aracın üstünde, çok önemli bir araştırma yapıyor edasıyla oturuyordu. Sergi, insan ve portrelerle alakalı bir sergiydi. Fotoğrafın konusu "kuşak çatışması" idi. Fotoğrafın altında -tam olarak emin olmamakla birlikte- şuna benzer mısralar vardı: 
"Neler gördük biz bu zaman diliminde,
Kara sabanı da uzay mekiklerini de, 
Posta pulunu yalamayı da, anlık mesajlaşmayı da, 
Neler sığdı bir ömre, nelere tanıklık ettik, 
Şans mıdır şansızlık mıdır? Bilinmez... "

Ana düşünce buydu; 
"Biz çok önemli devirlere şahitlik yapan bir nesiliz" 

Aynı zamanda bizden öncekilerle sonrakiler arasında sıkışıp kalmış, yarı analog yarı dijital bir nesiliz biz. Hiçbir dönemin kabul etmediği kimine göre “zamane” kimine göre “demode” olduğumuzun da gayet farkındayız. Çünkü ne teknolojinin kölesi olabildik ne de teknolojiden uzak kalabildik. İçindeki fotoğrafları sabırsızlıkla merak ettiğimiz analog fotoğraf makinelerine de sahip olduk, sevmediğimiz pozları rahatlıkla silebildiğimiz dijital makinelere de. Albümlerde saklanan, sararma derecesi ile geçmişe duyulan özlemimizin aynı oranda arttığı fotoğraflarımız da oldu, dokunamadığımız ama ışıl ışıl, capcanlı duran fotoğraflarımız da. Her türlü televizyonda film izlemişliğimiz olmuştur ayrıca, siyah-beyazından Full HD sine kadar. Sonra, sokak oyunlarını da biliriz, pc oyunlarını da. Okul ödevlerimizi kütüphanelerde de yaptık, internet cafelerde de.  

Öyle hızla değişen dönemlerden geçtik ki; teknolojinin o fiber optik kablosunun ucu bir şekilde bize de dokundu istesek de istemesek de. Kimi zaman kolaylıkla benimsedik bu durumu kimi zaman zorlandık ayak uydurmakta. Mücrim gibi olmasa da birer cep telefonu gibi titrer olduk baktıkça istikbalimize. Asıl şaşırtıcı olan da bu gelişmeleri takip etme derecesinin, yaşla ters orantı göstermesi ki her nesil kendisinden bir önceki nesilden teknoloji dersi alır hale geldi.      

Farklı kuşaklardan olan ve aynı evde yaşayan 3 kişi hayal edin. Birden elektriğin kesildiğini farz edin ve bu 3 kişinin tepkilerinin nasıl olacağını düşünün. 
Hemen yardımcı olayım size;
Birinci kişi, her elektrik kesilmesinde verdiği tepkiyi gösterecektir muhtemelen " Ayyyyyy görüyor musun, dizinin en heyecanlı yerinde gitti elektrik"ler" yine" şeklinde söylenerek yerinden kalkarak mum yakmak isteyecektir ki mum yakan kişi genellikle bu kişi olur. İkinci kişi; "gelir birazdan ya, gelmese de tekrarını veriyorlar oradan seyredersin" şeklinde gayet rahat bir tavır sergileyerek cool bir arabulucu  rolünü burada da konuşturur. (Yazı boyunca içinde olduğum İkinci kuşağa iltimas yapacağım peşin olarak söyleyeyim.) üçüncü kişi; “Elektrik arızayı mı arasak? Bu ne ya? Hangi devirde yaşıyoruz? İnternette işim vardı benim” şeklinde tahammülsüz ve asabi bir tavır sergilemektedir. (Bu kuşağa herhangi bir gıcığım yoktur, yanlış anlaşılmasın) Sonra herkesin aşina olduğu o diyalog başlatılır birinci kuşak tarafından ( monolog da diyebiliriz aslında) "Eski insanlar elektriksiz nasıl yaşıyorlarmış yaaaa, mum ışığında? Ne televizyon, ne buzdolabı hiçbir şey yokmuş, çok çekmişler çok! Biz onlar kadar çekmesek de sizin kadar da şanslı değildik. Ben hatırlıyorum televizyonsuzluğu mesela. Radyomuz vardı bir tek bizim, temsil günleri olurdu haftada bir defa, sabırsızlıkla onu beklerdik. Gazetelerden fotoroman okurduk. Sonra, böyle buzdolapları nerde? Tel dolaplarımız vardı, her şey günlük tüketilirdi (yine o -kendisiyle tanışma fırsatım olmasa da, elektriksiz gecelerimde hep hayalini kurduğum gözümde şehir efsanesine dönüşen- tel dolap) Akşamları sobanın etrafında sohbetler edilirdi. Daha bir başkaydı canım eskiden, bugünkü gibi herkes başka odalara çekilmezdi" diyerek geçmişe olan özlemini hissettirirdi hafiften, az önce kendini kaptırarak dizi izleyen kişi o değilmişçesine. İkinci kişi ilgili bir şekilde birinci kişinin anlattıklarını dinlerken üçüncü kuşak bu esnada cep telefonundan internete bağlanıp “Uff ya! Yıl olmuş 2013 hala elektrik kesiliyo!" şeklinde durumunu güncellemektedir. 
  
Birinci kuşağın özlemle hatırladığı dönem de, ikinci kuşağın dengeyi korumaya çalıştığı içinde bulunduğumuz dönem de, üçüncü kuşağın bile ayak uydurmakta zorlanacağı bundan sonraki dönemler de hepsi bir bütün aslında. Hiçbirinin değeri, diğerleri yaşanmadan bilinemez. Teknolojinin nimetlerinden sonuna kadar yararlanılsa da, geçmiş her zaman kutsaldır. En ufak bir elektrik kesintisinde, sandıklardan çıkarıverirsin sararmış fotoğraflarla birlikte anılarını, sonra başlarsın anlatmaya içlerinden seçtiğin en güzel ve en imrenilecek olanları. Sonra birden elektrik geliverir ve sen sandıkları tekrar kilitleyip dizine kaldığın yerden devam edersin.