Wikipedia

Arama sonuçları

26 Şubat 2014 Çarşamba

Bir Adet Kibrit Kutusu Büyüklüğünde Diyet

Bundan birkaç ay sonra güneş gül cemalini gösterdiğinde; bizi kamufle eden kazakları, eşofmanları, kabanları fırlatıp atmak isteyeceğiz. Bir çoğumuz da kışın löp löp götürdüğümüz o; pilavları, kebapları, dürümleri, çikileta ve tatlıları taşıyan pişman ve göbekli bedenimizle baş başa kalacağız.

Yılın bu en iç burkan karşılaşmasının ardından biran önce bu tanımlanamayan cisim gözüyle baktığımız yağlarımızdan kurtulmak için deliler gibi diyet programları araştırıp, en hızlı kilo verdiren spor dallarıyla samimiyetsiz bir ilişki içersine girmeye kalkacağız.

Eğer siz de yazdıklarımı bıyık altından gülerek okuyan ve herkes tarafından gıcık olunan "neyersemyiyeyimkiloalamıyorumgiller" den değilseniz,  sizinle aynı dertten muzdarip bir kardeşiniz olarak araştırmalarım, gözlemlerim ve deneyimlerim neticesinde öğrendiğim diyet programlarını paylaşmak isterim. Hadi birlikte inceleyip kendimize en uygununu bulmaya çalışalım...




Sibel Can Diyeti:
Diyetlerin atası sayılan ve ilk olarak sadece karpuz, peynir tüketilerek ortaya çıkmakla beraber; kabak, lahana gibi değişik versiyonlarının da olduğu bir diyet modelidir ki; kendimi bildim bileli Sibel Can vücudundaki o fazla olan birkaç kilocuğu bahar aylarında bu diyetle atmaya çalışıp yazın da bomba gibi karşımıza çıkmaya niyetlenmiştir. Kimi zaman başarılı olduysa da kışa doğru tekrardan Türk halkının onu sevmiş olduğu o bıngıl bıngıl haline geri dönmüştür. Zaman zaman bu diyetin bize anlatmak istediği ince bir mesaj taşıyan felsefi bir yönünün olduğunu da düşünmüşümdür. Çünkü hedefinin Maddona ya da Beyonce olmadığı bu diyet türünü denemenin bir açıklaması olmalı.

İsveç Diyeti:
Aslında diyet listesine bakmazsak "aradığımız diyeti bulduk" diyebiliriz. Sadece onüç gün uygulanan ve iki sene kilo aldırmama garantisi veren, bu yönden bakıldığında tadından yenmeyen bir diyet programı. "Amaan Dilek sen de! Zora gelemiyorsun, onüç gün tutuver boğazını işte, nesi varmış diyet listesinin?" dediğinizi duyar gibiyim. Peki o zaman hiç yorum yapmadan bir günlük yiyecek listesini veriyorum:
Sabah:
-1 Fincan kahve, 1 adet kesme şeker
Öğle:
-1 Katı yumurta, 1 adet rendelenmiş havuç
Akşam:
-2 dilim portakalın suyu(!), 100 gr yoğurt

(Hiç yorum yapmayacağımı söylemiştim)

Alkali Diyeti:
Adını "Zerdaçal Üstadı" Ender Saraç'la duyduğum 1 ayda 7 kilo verdirebileceği iddia edilen diyettir. Ana mantığı da şuymuş; insan vücudunda yer alan ph değerinin asit yönünü, alkali yönüne çevirmek. Yani türkçe meali: "asitli besinlerden uzak durun!" bunun dışında içinde buğday çimi, hindibağ, soya filizi gibi tüm  diyet listelerini yokuşa süren  ve asitsiz olan besinlerin yer aldığı bol zerdeçallı diyet listesini uygulayın ve böylece hem zayıflayın hem de yüz yaşına kadar yaşayın...


Hollywood Diyeti:

İlk iki günde yiyeceğin kesinlikle yasak olduğu ama su ve meyve suyu içmekte bir o kadar özgür olabileceğimiz, Sevim Emre'nin Orhan Gencebay üzerinde denediği  diyettir. İlk iki günü tek bir katı yiyecek dahi tüketilemeyeceği için asabi tavırlar sergileyebilirsiniz. Bu yüzden idolünüz olan Catherine Zeta Jones, Madonna, Demi Moore gibi ünlüleri düşünerek katlanma katsayınızı arttırmaya çalışabilirsiniz  ya da hepsini unutup "benim idolüm Sibel Can" deyip vazgeçebilirsiniz de

Kurt adam diyeti, Demet Akalın diyeti, Dukan diyeti, Karatay diyeti... gibi örnekleri çoğaltmak da mümkün. Bunların dışında birazcık hareket de etmek lazım değil mi ama? Kışın o miskinliğini, uyuşukluğunu atmak gerek üzerimizden. Spor için öyle çok alternatifler seremeyeceğim önünüze. Bizzat deneyip, sonuç aldığım pilatisi şiddetle ve tüm ciddiyetimle önerebilirim sadece.



Tüm bu seçenekleri okuyup, hiç birine karşı bir yakınlık hissetmedin mi? "Ufff ben bunlarla uğraşamam, ama kilo da vermem lazım!" mı diyorsun? Dur tamam telaşlanma! Madem hiç aklında olmayan birşeyi mevzu edip tekrar aklına sokup canını sıktım, ben de "Suiçsemyarıyorgiller" familyasının bir üyesi olarak sana ne yapman gerektiğini öyle lafı dolandırmadan, aklını bulandırmadan çok net şekilde söyleyeceğim:

Formül şu:
Hareket - Sağlıksız Yiyecek = Zayıflamak

Yani hayatına sporu ekleyip (ne olduğu önemli değil; ister dans et, ister yüz, ister yürü, ister uç(!) yeter ki sevdiğin, bıkmayacağın bir spor olsun), hayatından sağlıksız yiyecekleri eksiltirsen (tamamen çıkar demiyorum farkındaysan; eksilt, aynı öğünde hem pilav hem ekmek yeme mesela) ve bunu yaşam stili haline getirirsen, sanırım yazın da kışın da gelmesi artık sorun olmayacaktır.

Ben iki haftadır uyguluyorum, ondan blogumda paylaşmak istedim. Bir de böyle deneyelim bakalım, olmadı Mayıs'ın sonuna doğru isveç diyetine başlar yazı da yüzümüzün akıyla karşılarız.



12 Şubat 2014 Çarşamba

Bir Grip Masalı

          


        Bitkin olmam dışında her şey çok güzeldi aslında. Cuma günü için alınan bir rapor ve cumayla birleşince gözüme daha da güzel görünen bir hafta sonu; tavuk suyuna çorba pişiren, portakal soyan, gidip gelip ateşimi kontrol eden şefkatli bir anne; nasıl olduğumu merak edip arayan dostlar; hatta bana süt ve meyve getiren komşular... Grip olmuş bir insan daha ne ister ki? İstiyor işte doyumsuz insanoğlu! Hele bir de hasta psikolojisini varsayarsak! Canı sıkılıyor bir kere, ilgi çekmek istiyor ve herkesin kendisine acımasını; “Vah vah, ne kötü grip olmuşsun, kıyaaaamaaam yaaa, yavrum çok kötü üşütmüşsün sen!” demesini ve herkese nazlanıp bu ilginin sonsuza dek sürmesini istiyor. 

          Gribin en ağır safhasını geçirdikten sonra, lime lime olmuş kağıt peçetelerinle başbaşa kalınca saltanatın da bitiyor tabi. Odak noktası olmaktan çıkıp, sürekli burnunu çeken tembel bir yaratığa dönüşüyorsun. İşte bu ruh halinde olduğum dönemde; ki bence gribin en ağır safhası bu dönemdir; kitap okumaktan sıkılıp IQ seviyesi iç güveyden hallice olan telefonuma sarıldım, belki sanal dünyada aradığım ilgiye kavuşurum ümidiyle. Varlığımı kanıtlamak için sanal dünyaya “Heyyy beni unuttunuz mu? Buradayım işte, yıkılmadım ayaktayım” demek istedim çaresizce. 

          Instagram'ı tıkladım önce; kitapla ilgili olan etiketlere baktım millet ne okuyor diye. Sonra ana sayfaya geçtim, takip ettiğim insanlar ne yiyor ne içiyor acaba? “Vay canına herkes ne hoş resimler eklemiş, çok mutlu gözüküyorlar” dedim, buruşturup cebime tıkıştırdığım kağıt peçetemi alıp burnumu silerken.  “Hımm, ne lezzetli yemekler, ne şık sofralar, her gün böyle şık sofraya oturmak ne güzel bir his olmalı” diye düşündüm ve annemin sabahtan baş ucuma koyduğu büzüşmüş portakallardan bir dilim ağzıma attım. İştah kabartan resimlere, güzel manzara fonunda şık kıyafetlerle poz verilmiş mutluluk fışkıran karelere daha fazla bakmak istemedim, pıtırcıklı çoraplarım ve eşofmanlarım içinde kendimi çok paspal hissederek kapattım.

          “Hey sanal dünyanın geveze kuşu! Söyle bakalım; neler olup bitiyor senin aleminde” diye sordum twitter'a sonra. Dedi ki; “ne olsun be, cik cik!; #BugünGünlerdenGalatasaray,  #Yarınpazartesi, #ÖlümüneFener, #ÇarşıHerŞeyeKarşı, #nutellaaşkına #siyasetehiçbulaşma “
Peki o zaman ben seni rahatsız etmeyim. Hastayım biraz, merak etmişsindir belki beni diye uğradım. Derin mevzulara girmeyim şimdi. Yarın sabah işe başlıyorum uğrarım tekrar, beraber kahvaltı yaparız olur mu? " dedim. Başından savarcasına "#geçmişolsun", #herzamanbekleriz" dedi ve vedalaştık oracıkta.

          Biraz da Facebook'a bir görüneyim, bir iki face görür, karikatürlere bakar açılırım belki dedim. “Ooo bir sürü bildirim! Ne zamandır görünmüyorum ya arkadaşlarım beni merak etmiş olmalılar, canlarım yaaaa!”... Kısa bir an da olsa kendimi çok önemli hissetmemi sağlayan bildirim baloncuğunu patlattığımda oyun istekleri patır patır seriliverdi önüme. Anlaşılan kimsenin umrunda değilim burada da :( Şuraya “ayyyyy çok hastayım ama ölsem kimsenin umrunda değilim!” yazsam ilgi çeker miyim acaba? Saçmalama Dilek! Neyse ana sayfaya bir bakayım o zaman. Oooo maşallah, doğumgünleri, brunchlar, cafeler, barlar...Herkesin keyfi yerinde görünüyor. Biz burada yatak döşek yatalım, siz bozmayın keyfinizi hiç! Ben zaten bir arkadaşa bakmıştım ama aradığım arkadaş oyunlarla, gezip tozmalarla meşgul anlaşılan” diyerek atıverdim iq'sundan şüpheye düştüğüm telefonu, koltuğun üzerine...

          Kitaplığımdan bana göz kırpan "Düş Hekimi" ne kaydı gözüm sonra. Yıllar önce bir dergide görüp çok etkilenmiştim bir şiirinden ve hemen gidip edinmiştim bir kitabını. O anki ruh halime en iyi gelceğini inandığım o şiiri bulmak üzere sayfaları çevirdim. Uzun süredir görüşmediğim, dertleşmek için can attığım eski bir dostumla tekrar karşılaşacakmışım gibi içimi tatlı bir sevinç ve huzur kapladı birden. Ve işte buradaydı; hayırsız sanal dünyaya inat tüm heybetiyle sahici sahici karşımda duruyordu. Okumaya başladım satırları “dokunarak”; daha farkında olarak ve her bir satırına daha anlam yükleyerek...   

 “Basit yaşayacaksın!

Mesela susayınca, su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.

Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.

Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.

Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.

Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.

Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün

“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu fark etmeyecek abanın altında.

Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit...”


"Yalçın Ergir - Düş Hekimi 2"


          Ve sonra annemin çok da "basit"e alınamayacak bir tonlamayla çıkan sesiyle yerimden fırladım: "Dileeeeek! Hadi topla süprüntülerini de sofrayı kur!"