Wikipedia

Arama sonuçları

Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Eylül 2014 Salı

Londra Günlüğü-4

Londra'da 4.Gün (09.08.2014)

Londra, orada gezeceğimiz son günün hatrına bizden güleç yüzünü yine esgirmedi ve tekrar güneşli bir güne uyandık. Çok fazla plan program yapmadık. "Nereye nasıl gideceğiz?" diye, neredeyse ezberlediğimiz haritalara bakma gereği bile duymadık. Planımız şuydu sadece; "Kim nereye istiyorsa oraya gitsin!"

Günleri sayılı kalmış bir hasta gibi tek günü kalmış birer turist olarak, canımız nereye gitmek istiyorsa oraya gittik biz de. "E bunun için tek gün yetti mi?" diye sorarsanız yetmedi tabi ki ama Londra'ya gelmişken görmeden gitseydim gerçekten çok üzüleceğim Notting Hill'i ve Hyde Park'ı gezip görmek beni çok ama çok mutlu etti.

4. günü gezi rotam şöyleydi:

1-Notting Hill (Portobello Market)
2-Oxford Street (Buluşma noktası olarak belirledik)
3-Hyde Park
4-Picadilly

Notting Hill & Portobello Market

Bu şirin semtin adını ilk kez 90'ların sonu ya da 2000'lerin başında sinemada aynı adlı filmi izlediğimde duymuştum. Hatta evde hala, donduktan sonra ileri sarıp tekrar geriye sararak izlenme teknolojisiyle çalışan bozuk bir dvdsi de mevcuttur.

Başrollerini Jullia Roberts ve Hugh Grant'ın paylaştığı, aslında artık yeşilçamın bile uğraşmaktan bıktığı basit bir aşk hikayesini anlatılmasına rağmen ne zaman rastlasam kendimi izlemekten alamadığım, müziklerinin, oyunculukların ve tabiki mekanın muhteşem olduğu bir filmdi "Notting Hill" (türkçe ismiyle "Aşk Engel Tanımaz").

Bu filmi sinemada izlediğimde "Allahım ne kadar güzel bir yer burası" demiştim ve Londra'ya gitme planımız çıktığında da "muhakkak görmeliyim" diyerek aklıma ilk gelen yerlerdendi bu renkli semt. Aslında bizden iki hafta sonraya denk gelen tarihlerde gerçekleşen karnavalıyla da ünlü bir semt burası ama maalesef biz karnavala yetişemedik.


William'ın (Hugh Grant) kitapçı dükkanında, bu afiş hala asılıydı. (filmin ülkemizde gösterime girdiği yıllarda bir okulun duvarında, çılgın bir romantiğin yazmış olduğu "notting hill Ayfer!" yazısını görmüştüm. Bu filmi ne zaman görsem o gelir aklıma gülerim, yine aklıma geldi de hep beraber gülelim dedim :)
Londra'daki son gezi günümüzün ilk saatlerini İrem'le ikimiz Notting Hill'de geçirmek istedik. 


              Düzenli, samimi, sıcacık, iç açıcı Notting Hill sokakları...                 


Notting Hill en çok, Portobello Road'da her cumartesi kurulan pazarıyla meşhur aslında. Bu pazarda 2.el kitap, cd, plak, antika eşyalar ağırlıklı olmak üzere sebzeden, meyveye, geleneksel yiyeceklere kadar aklınıza gelebilecek her şey gerek pazar tezgahlarında gerekse pazarın kurulmuş olduğu yolda karşılıklı bulunan minik sevimli dükkanlarda sergilenmekte ve satılmakta.

Portobello Market hakkında "Puslu Londra'nın en renkli yeri" gibi bir cümle okumuştum bir yerlerde... Cumartesi günleri insanlar akın akın bu renkli yeri görmeye geliyorlar.

Hugh Grant'ın gayet karizmatik bir şekilde yürüdüğü ve fonda "ain't no sunshine" çalarken mevsimlerin değiştiği o sahne kadar etkileyici pozlar da yakalamak isterdim tabi ama kalabalıkta bu pek mümkün olmadı :)

Portobello Market'te; yiyeceklerden, 2.el kitap-cd ve antika eşyalardan tutun da "good girls go to heaven, bad girls go to London" yazan uyduruk t-shirtlere kadar her çeşit ürüne rastlamak mümkün... 


Bu bölgede aynı zamanda; İtalyan, Fransız, Hint gibi çeşitli dünya mutfaklarından tatların olduğu cafeler ve lokantalar da var...

İşte meşhur filmdeki William'ın Anna'ya Türkiye hakkında bir seyahat kitabı sattığı kitapçı dükkanı. Şu anda hediyelik eşyalar satılıyor. (Duvarı görünce aklıma geldi yine: Notting Hill Ayfer! :)) )

Londra'nın her yerinde olduğu gibi sokak sanatçılarına burada da rastladık


Veee İrem'le Notting Hill'e hayran hayran bakarak diğerleriyle buluşmak üzere Oxford Street'e doğru yöneldik.

Oxford Street'i bir turlayıp ve bir yerde hep birlikte toplaşarak birbirimize neler yaptığımızı anlatık. Ardından, oyuncu değişikliği yaparak gezi rotamızı uygulamaya devam ettik. Ben, Neşe ablam ve Hasan'la Hyde Park'a yönelirken, Nilüfer ablam ve İrem de Oxford Street'de kalıp Londra mağazalarının dibine vurmak istedi.

Hyde Park

Yaklaşık 350 dönümlük bir alana kurulu olan ve Londra'nın merkezindeki en büyük parkı olan Hyde Park için, "parka bakış açımı değiştiren park" diyebilirim. Öyle park deyince aklıma, iki tahterevalli, bir salıncak, hadi olmadı üzerinde kadınların çılgınca spor yaptıkları jimnastik aletlerinin bulunduğu ya da en fazla bir süs havuzunun olduğu yeşillendirilmiş pek de büyük olmayan bir alan gelirdi. Bu parkı gördükten sonra kendimi park konusunda kandırılmış hissettim, yani bu parksa eğer, küçükken "anne payka didelim" diye tutturduğumuz yer neydi? Anlayamadım :)

Şehrin göbeğinde insanı şehrin dışındaymış gibi hissetiren, dinginlik, huzur, mutluluk gibi duyguları barındıran müthiş bir yer burası.




Çimlere yayılmış gençlerin yanından birden çıkan ve herkesi güldüren yaramaz sincap

The Wellington Arch

Hasan çimlere yayılıp sabah Hamles'dan aldığı ve yapmak için sabırsızlandığı legoyu yapmaya başlarken biz de etrafın keyfini çıkartmaya devam ettik

İsrail'in Filistin'e saldırısını protesto eden duyarlı insanlar sanırım Speakers Corner'den dönüyorlardı. Speakers Corner, insanların özgürce konuştukları, parkın Marbel Arch tarafına yakın bir yer.


Günün yorgunluğu mu desem, günlerdir fotoğraf çekmekten bıktım mı desem bilmiyorum ama böyle bir yerde elbet daha güzel kareler çekilebilirdi ancak biz bunun yerine tercihimizi, kendimizi bu sakinliğe kaptırıp anın keyfini çıkarmaktan yana kullandık. O mis havayı ciğerlerimize çektik, bisiklete binen, yürüyüş yapan, çimlere yayılan, sohbet eden insanları ve bu insanların arasında birden bire peydahlanan onların atıştırmalıklarını aşıran yaramaz sincapları izledik.

O huzurlu ortamın şehrin göbeğinde olmasına hem çok şaşırdım hem de çok gıpta ettim. Benim caanım İstanbul'umun göbeğinde avmler boy gösterirken Londra'nın göbeğindeki bu parkı tüm samimiyetimle söylüyorum ki çok ama çok kıskandım. Alıp onu da yanımda İstanbul'a götürmek ve avmlerin, binlerce kişilik konut inşaatlarının, residenceların üstüne oturtmak istedim.

Hyde Park'tan ayrılırken içimde; huzur, keyif, mutluluk, aynı zamanda bu kısacık ama dolu dolu geçen gezinin sonuna yaklaşmış olmanın verdiği garip bir hüzün, tekrar buraya gelme isteği gibi karma karışık ama güzel duygular taşıyordum. İşte bu duygularla canım kuzilerimle Piccadilly'e doğru yöneldik ve orada birleştik.

Piccadilly Circus

New York için Times Square ne demekse, İstanbul için Taksim Meydanı ne demekse, Londra için de Piccadilly Circus o demek.

Filmlerden aşina olduğum Piccadilly Circus




Ben, Neşe ablam ve Hasan Piccadilly Circus'ta Eros'un kanatları altında oturup İrem'le Nilü'yü beklerken, İsrail aleyhinde sloganlar atan savaş karşıtı bir grubun (ki aynı grubu Hyde Park'ta da görmüştük), polislerin gözleri önünde son derece medeni bir şekilde sergiledikleri protesto gösterisini izledik. İster istemez gözlerimiz toma aradı, canımız biber gazı çekti ama etrafta, herhangi bir olası taşkınlık sırasında halkı korumak için hazır kıta bekleyen polis arabaları ve güvenlik için kafamızın üstünde dört dönen polis helikopterleri dışında herhangi bir atraksiyon yoktu. Ne toma ne de biber gazı... Çok sıkıcıydı (!) Taksim meydanına benzeteceğim ama içimden gelmedi. 

Arkamızdakiler gibi Eros'un altında polislerle fotoğraf çekilebilirdik eğer Neşe ablamı dinleseydik tabi. Ama "biz bize yeteriz" dedik ve bu pozu verdik. (Şimdi farkettim ki Eros Heykeli de çıkmamış ama olsundu :)))
Piccadilly'de bir turlayıp valizimizi hazırlamak üzere bizi çok rahat ettiren sevimli dairemize yöneldik. Ertesi gün erken saatlerde bu güzel şehirden ayrılacaktık çünkü.

Ertesi sabah erkenden hazırlandık ve gelen görevliye daireyi teslim ettik. Gezip gördüklerimizle mutlu, gezip görmeye yetişemediklerimiz için azıcık buruk ama umutlu bir şekilde hava alanına gitmek üzere son kez ayrıldık o güzel daireden.

İşte bu da havaalanına giderken otobüste çektiğim Londra'daki son fotoğraf... Kısa gezimiz boyunca sadece müzikal çıkışında yakalandığımız (o da çisenti şeklinde) Londra yağmuru bu sefer hıçkıra hıçkıra yolcu etti bizi.  
Dolu dolu 4 gün boyunca gezdiğimiz bu büyüleyici şehri kendi gözümden 4 post halinde bloguma aktarmaya çalıştım. Elbette gezemediğimiz bir sürü yer kaldı (En içimde kalanı British Museum oldu :( ) ama "keşke şuraya gitmeseydik de British Museum'a gitseydim" dediğim bir yer olmadı hiç. Demeye fırsatım da olmadı zaten. Her anından, her saniyesinden keyif aldığım bir gezi oldu benim için. Bu geziyi keyifli kılan kuzenlerim Nilüfer ablam, Neşe ablama, İroşuma ve Hasan Berk'ime çok ama çok teşekkür ediyorum.

Londra için ise söylenecek çok şey var; tüm yazılarımı okuduysanız ve bir nebze de olsa gördüklerimi tam olarak buraya aktarmayı becerebildiysem anlayacaksınız ki ben bu şehirden çok etkilendim. Şimdi bunları yazarken "en çok beni etkileyen ne oldu" diye düşündüğümde, daha önceki yazılarda da belirtmiş olduğum gibi kozmopolitliği diyebilirim. Londra adeta içinde her milletten insanın olduğu minyatür bir dünya gibi ve bu dünyanın içinde herkese yer var. Oradayken sen de kendini o dünyanın bir parçası gibi hissediyorsun. Bir de modernliğin; yüksek binalar inşa etmekle bir ilgisinin olmadığını, yeşilin, tarihi yapıların yüksek binalardan daha değerli olduğunu ve tüm bunların şehri nasıl güzelleştirdiğini net bir şekilde görüyorsun.

İşte bu kısacık gezi de bütün bunları tüm duyularımla hissettim. Yeni ülkeler, yeni şehirler görmek insanın ufkunu genişletiyormuş bunu da farkettim. Umarım daha farklı ülkeler ve farklı şehirler görme şansına da sahip olurum. Ancak  bu güzel şehre tekrar giderek içimde ukde olarak kalan yerlerini gezip görme isteği hep içimde olacak ve Audrey Hepburn'un Paris için söylediği sözü ben de çoğu insan gibi Londra'ya uyarlayacağım; "London is always a good idea!"

Çok şükür ki bu mini yazı dizimin sonuna alnımın akıyla gelmiş bulunmaktayım. Londra Günlüğü yazımın akıbeti Gezistanbul gibi olmadı :) "İstanbul anlatmakla bitmez" lafını bahane ederek, inşallah onu da tamamlamak nasip olur diyerek ve bana değerli vaktinizi ayırdığınız için size kucak dolusu sevgilerimi göndererek yazımı artık bitirmek istiyorum.

Mutlu Son :)



29 Ağustos 2014 Cuma

Londra Günlüğü -3

"Ne Londraymış arkadaş! Anlata anlata bitiremedin" dediğinizi duyar gibiyim :)) Bitsin diye uğraşıyorum zaten ama bitmiyor işte. Neredeyse bir ay oldu gideli, ben ise hala 3.günü anlatıyorum  :) Neyse fazla uzatmadan direkt mevzuya dalıyorum yolumuz çok uzun :)))

Londra'da 3.Gün(08.08.2014)

Bugün bulutlu bir Londra'ya uyandık. Bir gün önceki performansımızdan dolayı biz de Londra gibi hafif bulutluyduk bu sabah; ki biraz fazla uyuduk galiba. Uyanıp kahvaltımızı yaptıktan sonra hızlıca hazırlandık ve tekrardan kendimizi Londra'nın o bulutluyken bile fotojenik olmayı başarabilen sokaklarına atıverdik.

"Sokak" demişken şu kareyi de eklemek istedim bu posta. Ülkemizde de yeni yeni başlayan akıllı bisiklet uygulaması Londra'da yerleşmiş durumda. Hemen hemen her sokakta rastlamak mümkün bu istasyonlara.
Madame Tussauds'a gitmek için Baker Street istasyonunda inmek üzere bulunduğumuz semt olan Borough'dan metroya bindik yine.

Üçüncü günkü gezi rotamız şöyle oldu:

1- Madame Tussauds London
2- Oxford Street
3- Shaftesbury Theatre ( The Pajama Game müzikali)

Madame Tussauds London



Madame Tussauds London'ı anlatmadan önce, küçüklüğümden beri adını duyduğum bu kadının biyogrofisini okumak istedim. Aslında doğru olan, oraya gitmeden okumaktı ama üşengeçlik işte! :)

Neyse efendim; siz aynı hataya düşmeyin diye, müze gezisi öncesi  sizlere Madame'ın pek etkilendiğim biyografisini  her derde deva "wikipedia"'dan aktarayım kısaca:

Madame Tussaud'un gerçek ismi "Marie Grosholtz"muş. Tussaud soyadını 34 yaşındayken (1795) evlendiği ve yaklaşık 7 sene evli kaldığı 2 oğlunun babası François Tussaud'dan almış.

Balmumundan heykel yapmasını amcasından öğrenen Marie, amcası öldükten sonra Paris'teki atölyelerin başına geçmiş.Ayrıca Fransız ihtilaline kadar, kralın kızkardeşine sanat öğretmenliği de yapmış. Maalesef, ihtilal patlak verince de kraliyet yanlısı olduğu için tutuklanan Madame Tussaud'a  giyotinle kesilen ve birçoğu dostlarına ait olan kafalardan ölü maskeleri çıkarmak gibi dehşet verici bir görev verilmiş.

Madame Tussaud'un müzesinde kendisine de ait balmumu heykeli bulunmakta
Bu zorlu süreçte eşinden de boşanan Madame Tussaud'a Paris dar gelmiş ve iki oğlunu da alıp İngiltere'ye gitmiş (1802). 33 yıl İngiltere'nin çeşitli şehir ve kasabalarında gezgin olarak sergilediği heykelleri, daha sonra 74 yaşındayken oğullarıyla Baker Street'deki ilk yerleşik yerinde sergilemeye başlamış. Müze, daha sonra 1884 yılında Marylbone Yolu'nda bulunan bugünkü yerine taşınmış ve 1967 yılında da Tussaud Ailesi tarafından özel yatırımcılara satılmış.

İşte müzenin kurucusunun biyografisi ve müzenin kuruluş hikayesi kısaca böyle. Bu bilgilerle donandıktan sonra sıra geldi müzenin keyfini çıkarmaya. Yazı uzamaya başladı galiba, tamam ben susuyorum artık fotoğraflarım konuşsun :)

Marylebone yolundaki "Madame Tussauds London" binasının dıştan görünümü (Bina aslında düz, ben yamuk çekmişim :)))


Oooo kimler varmış burada?



Biraz abartmışım galiba :) Laf aramızda; elimde, burada çektirmiş olduğum bir sürü fotoğraf daha var. İnsan bu kadar ünlüyü bir arada görünce böyle oluyor işte:)) "Balmumundan da olsa birlikte çektirdiğimiz bir fotoğrafceğizimiz olsun" diyor.

Günümüzde Madame Tussuauds, dünyaca ünlü karakterlerinin balmumu heykellerinin bulunduğu bir sergi değil sadece. Bu sergi zamanla; tematik bir şekilde gruplandırılmış, türlü atraksyonların da içinde olduğu 14 bölümden oluşan eğlenceli bir mekana dönüşmüş.

Sergide sırayla gezilen ondört bölümü de kısaca anlatayım size;

-İlk üç bölüm (Party, Bollywood,Film): Party bölümü, kırmızı halıda paparazzilere poz veren starların heykellerinin bulunduğu çok güzel bir karşılama bölümü olmuş. İkinci ve üçüncü bölümler olan Bollywood ve Film bölümlerinde ise dünyaca ünlü film yıldızlarının balmumu heykelleri sergilenmekte.

-Dördüncü bölüm (Sport): Dünyaca ünlü yıldız sporcuların balmumu heykelleri bulunuyor.

-Beşinci bölüm (Royal): Kraliyet ailesinin heykellerinin sergilendiği bölümdür.

-Altıncı bölüm (Culture): Edebiyat ve bilim dallarında dünyaca tanınmış sanatçı ve bilim adamlarının  heykellerinin bulunduğu bölümdür.

-Yedinci bölüm (Music): Ünlü müzisyenlerin, şarkıcıların, pop starların heykellerinin bulunduğu "Music" bölümü en uzun fotoğraf çekme kuyruklarının olduğu bölümdü.

-Sekizinci bölüm (World Leaders): İçlerinde Atatürk'ün de olduğu, dünyada iz bırakmış siyasi liderlerin  heykellerinin yer aldığı "Dünya Liderleri" bölümüdür.

-Dokuzuncu ve onuncu bölüm (Chamber of Horrors & Scream): Korku odası ve çığlıkların tavan yaptığı bölümdür.(Tabi London Dungeon'dan sonra bana karikatür gibi geldi bu bölüm)

-Onbirinci bölüm (Behind The Scenes At Madame Tussauds): Balmumu heykellerinin perde arkasını yani nasıl  hazırlandığını  gösteren bölümdür.

-Onikinci bölüm (Sprit Of London Ride): Londra'nın meşhur taksileri olan Mini Cub şeklinde yapılmış iki kişilik vagonlarla, geçmişten günümüze Londra'nın tarihinde keyifli bir yolculuğun yapıldığı en çok keyif aldığım bölümdür kendisi.

-Onüçüncü bölüm (Marvel Super Heroes): Çocukların bayıldığı super kahramanların balmumu heykellerinin sergilendiği bölüm

-Ondördüncü bölüm ( 4D Movie Expreience): Çocuklar kadar büyüklerin de bayılacağı, Londra'nın Marvel kahramanları tarafından kurtarılmasını anlatan 4D sinema gösterisi.

Yaklaşık 3 saatimizi alan bu eğlenceli geziden sonra rotamızı önceki gece şöyle bir uğradığımız Oxford Street'e yönelttik.


Oxford Street




Nişantaşı mı desem, İstiklal Caddesi'nin trafiğe açık hali mi desem, nereye benzeteceğimi bilemedim ben bu caddeyi ama çok bildik, çok tanıdık gelen ve sanki daha geçen hafta buradaymışım hissi uyandıran bir cadde burası. Hani ilk defa bir yere gidersiniz de en kalabalık, en yoğun, en merkezi yerine gidince "Aaaa, burası da bizim "şey" gibiymiş yahu dersiniz" ya,  işte burası da öyle bir yer. Onun dışında pek bir numarası yok yani. Yoksa; adım başı olarak "Zara", "H&M", "Mango", "M&S" mağzalarını diz, olsun sana Oxford Street. He tabi, John Lewis, Primark, HMV gibi İstanbul'da olmayan mağazalar da var.

Oxford Street'in Regent Street ve Bond Street caddeleriyle kesiştiği Oxford Circus
Oxford Street'in asıl cazibesi bence konumundan kaynaklanıyor, çok merkezi bir yerde. Bir kere, bir turistin gitmek isteyeceği her yere çok yakın hatta çoğuna yürüme mesafesinde. Bir yerden bir yere gitmek için de genelde aktarma merkezi olarak burası tercih ediliyor. "Hazır gelmişken bir iki mağaza bakalım" mantığı çalışıyor tabi :))

Biz de aynı mantıktan yola çıkarak; Madame Tussauds'dan sonra saatimize bakıp, "Oooooo, akşamki müzikale de yıl varmış! Eee ne yapalım peki? Zaten müzikale de çok yakın, hem de bir iki mağaza bakarız fena mı?" diyerek bilin bakalım nereye gittik?  :))


Reklamlarıyla meşhur olan John Lewis Mağazası

Ve reklam tercihini Oxford Street'de yürüyen herkesin elinde görebileceğiniz poşetlerden yana kullanan Primark :)) 
Dünya'nın en büyük Nike mağazası olan Nike Town
Oxford Street'i dört bir koldan kuşattığımız için, bir kısmımız yürüyerek bir kısımımız otobüs'e binerek (metro da olabilir tam hatırlamıyorum ara verince hafıza gidiyor tabi :) ) Tottenham'a varıp birbirimizle buluştuk ve biraz ilersinde unutulmaz Brodway müzikali olan "The Pajama Game" in sahnelendiği Shaftesbury Theatre'ı bulduk. Orayı bulmuş olmanın verdiği huzurla hemen karşısında yer alan bir restaurantta yemeğimizi yedik. Ve tarihi tiyatro binasına girdik.


Shaftesbury Theatre ve The Pajama Game Müzikali

Shaftesbury Theatre Binası
O tarihi binada 1950'li yılların başında Brodway'de gösterime girmiş bir müzikali izlemek gerçekten muhteşem bir histi. Biletleri alırken bu kadar eğleneceğimizi hiç tahmin etmemiştik üstelik. O şarkıların güzelliği, oyuncuların tatlılığı, dansların uyumu gerçekten görülmeye değer. Müzikale çok meraklı biri olmadım hiçbir zaman ama böyle bir gösteriyi izlediğim için çok ama çok mutlu oldum.

Shaftesbury Theatre Salonu

Dikkat dikkat! Bu fotoğraf  www.broadwayworld.com adresinden alınmıştır. (Evet arakladım ama ne yapayım? Böyle havada uçan insanların performanslarını benim çektiğim kıytırık fotolarla anlatmak olmazdı.) 

Çektiğim fotoların arasında en güzel olanı buydu; gerisini siz düşünün artık :))
Bir pijama fabrikasında çalışan işçilerin saat başı için 7,5 cent zam istemesiyle işveren ve işçi temsilcileri arasında yaşanan çekişmelerin anlatıldığı; olayların içinde insanı mutlu eden herşey; aşk, dans, müzik, kahkaha, eğlence, hatta pikniğin bile olduğu çok güzel bir müzikaldi.

Müzikalden gülümseyerek çıktığımızda Londra'nın o meşhur yağmuruyla da tanışmış olduk. Kendisi bize, eve gidene kadar keyifle eşlik etti. Müzikal ve uslu uslu yağan yağmur... Londra gerçekten çok güzeldi.

Bu güzel şehirdeki 3.günümüzü de bitirmiştik. Her günümüz dolu dolu geçmesine rağmen; gitmeyi, görmeyi istediğimiz daha çok yer vardı ve elimizde sadece bir günümüz kalmıştı.

Gezimizin son gününde nerelere gitmeyi tercih ettik? Başımıza neler geldi? Hepsinden en heyecanlısı, ben 4.gün yazısını kaç günde yazacağım? :) Hepsinin cevabı az sonra değil de pek yakında bu blogda! Takipte kalınız...

















19 Ağustos 2014 Salı

Londra Günlüğü -2

Londra'da 2.Gün(07.08.2014)


Londra bizi, ikinci günümüzde de yine güneşli yüzüyle karşıladı. Tesco'dan aldığımız nevalelerle kahvaltımızı yaptıktan sonra hızlıca haritamıza bakıp gezi planımızı yaparak Borough Road'da yer alan dairemizden çıkıp çok yakınımızda olan Borough metro istasyonuna doğru yol aldık.

2. Gün Gezi Rotamız şöyle oldu:

1- King's Cross Station (Harry Potter Platform 9 3/4)
2- Buckingham Palace (Green Park'tan)
3- Big Ben & Westminster
4- London Eye
5- London Dungeon
6- Picadilly Circus
7- Regent Street
8- Oxford Street

Harry Potter's Platform 9 3/4 - King's Cross Station


King's Cross'a gitmek gibi bir planımız yoktu aslında. İlk olarak Buckingham Palace'da öğlen 11:30'da askerlerin nöbet değişim törenlerini izlemekti niyetimiz. Daha vaktimizin olduğunu görünce metroda istasyonlara bakarken, King's Cross İstasyonu gözümüze ilişince de, planımızda aniden ufak bir değişiklik yapıp, Harry Potter'ın şu meşhur duvar sahnesinin çekildiği Platform 9 3/4'i  görmeye karar verdik ve King's Cross Station'da indik metrodan.


 Platformun önünde sıraya girmiş Harry Potter hayranları ve onların fotoğraflarını çekmek için bekleyen ebeveynler. Ben mi? Yok ben sırada falan değildim. Ben sadece araştırmacı blogger olarak oradaydım :) (Laf aramızda Harry Potter'ı hiç seyretmedim) Bu arada King's Cross İstasyonu gördüğümüz diğer istasyonlardan biraz farklı olarak tarihi bir dokuya sahipti. 


Platform'un hemen yanında Harry Potter'la ilgili hediyelik eşyaların satıldığı bir de mağaza mevcut.

The Harry Potter Shop At Platform 9 3/4



Green Park

Dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olmasının yanı sıra dünyanın en yeşil şehirlerinden biri olma özelliğini de taşıyor Londra. Şehrin en merkezi yerlerinde insanların kolayca ulaşabilecekleri, yürüyüş yapabilecekleri, iş çıkışı kafalarını dinleyebilecekleri sayısız parka rastlamak mümkün. Biz de bu parklardan biri olan Green Park'ı dolaşarak gittik Buckingham'a.

Bulunduğumuz saat itibariyle orada bulunanların çoğunun tek derdi törene yetişmek ve töreni izleyebilmekti. Ama etrafta oturup dinlenenler, top oynayanlar, bisiklete binenler de vardı.


Buckingham Palace


Ve işte İngiliz kraliyet ailesinin resmi ikamet adresi Buckingham Sarayı ve askerlerin gerçekleştirdiği nöbet değişim töreni.



Biz ki "Beleştepe" den maç izleyen bir milletin evlatlarıyız, gerekirse o sarayın kapılarına tırmanır yine de o nöbet değişim törenini izleriz! 





Victoria Anıtı ve Buckingham Sarayı

Sarayın içini de ziyaret etmek mümkün. Fakat bizim zamanımız kısıtlı olduğu için böyle fazla zaman gerektiren ziyaretleri "başka sefere canım ya!" diyerek ve başka bir zamana erteleyerek genel bir hızlandırılmış tur yaptık.

Westminster Sarayı & Big Ben 

Westminster Sarayı, İngiliz Parlamentosu'na ev sahipliği yapan binadır. Bu bina 1834 yılında çıkan yangında büyük hasar görmüş ve uzun bir süre sonra binaya bir kule ve saat (Big Ben) eklenerek bugünkü ihtişamına kavuşmuş.

Westminster Binası ve meşhur Big Ben... 
Yapılan anketlerin çoğunda "Birleşik Krallık'ın en önemli simgesi" seçilen, dünyanın en büyük dört cepheli saatlerinden ikincisi olan Big Ben bulunduğu her fotoğraf karesinde çok güzel ama canlı canlı karşınızda durması muazzam...


Bu saatin asıl adı aslında "Saint Stephen's Tower" (Aziz Stephen'in Kulesi") mış. "Big Ben" (Büyük Benjamin) adı, kulede yer alan beş çandan biri için kullanılırmış. Bu çan tam saati, diğerleri de dört çeyrek saati gösterirmiş. Zamanla "Big Ben" çanının ismi kuleyle özdeşleşmiş.

Westminster ve Big Ben... Çekmeye doyamadık :)
Westminster ve Big Ben'i yakından görüp selfie, panoramik her türlü fotoğraf çektikten sonra Westminster Bridge üzerinde Thames Nehri'nin kıyısına doğru yürüdük. İkinci günümüzün büyük bir kısmını insan ruhuna çok iyi gelen bu kıyıda geçirdik diyebilirim.

Thames nehri kıyısı; oturup dinlenebileceğiniz, Big Ben'e karşı birşeyler atıştırabileceğiniz ve sonra London Eye'a doğru yürürken Big Ben'i ve London Eye'ı arkanıza alıp, yanınızdakilere de sarılıp sarılıp poz verebileceğiniz muhteşem bir kıyı. Akvaryum, London Dungeon, London Eye, tursitik hediyelik eşya satan dükkanlar gibi "Londra'da yapılması gerekenler" listesinin bir çoğu bu kıyıda bulunmakta.

London Eye


Veee Londra'nın gözü, London Eye'a uzuuuuuuuuuuun bir kuyruğun ardından yaka paça binmeyi başardık. Bu uzun kuyrukta kendimizi ülkemizdeki gibi hissetmemizi sağlayan, her milletten olan kuyruk arkadaşlarımıza sevgilerimi yolluyorum. Yarattıkları bu içten ambiyans için minnettarız kendilerine :) Herşeye rağmen üzerinde olup Londra'yı izlemek ve birazdan göreceğiniz kareleri yaşamak muhteşem bir his...


Biz çok güzel olduğumuz için, şimdi sizin dikkatinizi arkamızdaki Big Ben çekmemiştir. (Evet ekranı da kaplamışız birazcık, ondan da olabilir :) ) Big Ben manzarası için bir aşağıdaki fotoya bakınız please!

 London Eye'dan Westminster Sarayı, Big Ben & Westminster Bridge

Bu da London Eye'dan değişik bir açı...
London Eye'dan Hungerford Bridge manzarası

Yan kapsüldeki komşularımız :)


Aramızda London Eye'a ve Madame Tussaud'a daha önce gidenler olduğu için London Eye'a ve Madame Tussaud'a 3'er kişi gidecektik. Toplu bilet alımlarındaki indirimden yararlanarak Madame Tussaud ve London Eye'a 3'er ve London Dungeon'a da 5 bileti indirimli bir şekilde aldık. Madame Tussaud farklı bir bölgede olduğu için onu yarına sakladık ve hep birlikte London Dungeon'a girmeye karar verdik.


Aldığımız Biletler

The London Dungeon

Daha önceden adını duymuştum ama korkunç olması dışında nasıl bir gösteri olacağı hakkında bir fikrim yoktu. Bizi bir trene bindirecekler, etraftan korkunç yaratıklar çıkacak biz de en çok çığlık falan atarız sanmıştım. Hiç olmazsa oturup dinleniriz düşüncesiyle (ki buna çok ihtiyacımız vardı) London Eye'dan iner inmez kendimizi bu garip ve fantastik dünyanın içine attık.

The London Dungeon

Londra tarihinde yer almış "Karındeşen Jack" , "Büyük Londra Yangını", "İşkence" ve "Veba" gibi korkunç tarihi olaylardan esinlenerek ve ziyaretçilere kara mizahla karışık, aynı havayı yaşatmaya çalışan tiyatromsu bir aktivite The London Dungeon.

Ziyaretçilerin her bir bölüme kendi ayaklarıyla gittikleri, sonra da çığlık çığlığa birbirinin arkasına gizlenmeye çalıştıkları, kimi zaman yayılan kokulardan midelerinin alt üst olduğu 18 ana gösteriyi barındıran bu etkinlik haliyle hayal ettiğim gibi pek dinlendirici olmadı bizim için.

En sonundaki "Drop ride to doom" denilen bölümde habersiz çektikleri evlerden ırak hallerimizin olduğu fotoğraflarla karşılaşma anına da büyük bir metanet gösterdikten sonra (ki bence en zoru buydu :))) ) gerçek dünyanın o güzel kollarına koştuk hemen.



The London Dungeon Girişi

The London Dungeon'dan çıktıktan sonra binanın dinlenme salonunda ve dışarıda Thames'ın kıyısındaki banklarda uzun süre dinlenip Picadilly Circus'a gitmek üzere metro istasyonuna yöneldik. Picadilly Street'i, Regent Street'i, Oxford Street'i hakkını vererek gezemesek de şööyle üstünden bir tur atıp, hepimizin durup durup "Ayyy, ama evimiz çok güzel!" demesine sebep olan dairemize geri döndük.

Bu dolu dizgin ikinci gün yazımı; Picadilly ve Oxford Street'i (daha sonraki günlerde de oralara gittiğimiz için) atlayarak Regent Street ve orada yer alan Hamleys'in fotoğraflarıyla bitirmek istiyorum;

Regent Street


Üzerinde çok lüks mağazaların bulunduğu Regent Street mimari açıdan Paris'i andırıyormuş. (Ailemizin Evliya Çelebisi Nilüfer ablam öyle söyledi.:)) ) 

Hamleys

Regent Street üzerinde yer alan dünyanın en büyük oyuncakçı dükkanlarından biri olan 7 katlı Hamleys'de yorucu ama çok keyifli geçen ikinci günümüzü sonlandırdık. 

Vallahi ben yazarken de çok yoruldum, gerçekten ikinci günümüz çok tempolu geçmiş. Bakalım üçüncü günü yazarken neler hissedeceğim? (Yazar burada 3.günü de yazacağını belirtmek ve okuyucusuna "takipte kal!" mesajını vermek istemiş olabilir:) )