Wikipedia

Arama sonuçları

2 Nisan 2014 Çarşamba

Huzur Verin


Kabul etmek gerekirse herkesin ruh sağlığı alarm veriyor. Seçimler bitse de bu gerginlikten bir nebze de olsa uzaklaşsak diyordum ama bilakis gerilimin voltu daha da yükseklere tırmanmış durumda. Hiç bir sonuçtan memnun olamıyoruz çünkü. Yani; ülkemiz çeşitli parçalara bölündüğü için bir kısmı sonuçtan memnun olsa da diğer kısmı her işin içinde bir komplo teorisi arayan paronoyak bireylere dönüşüveriyor.

Hiç iyi değiliz hiç! Toplu bir şekilde terapiye ihtiyacımız var bence. Herkes birbirine dolaylı olsa da laf sokma eğiliminde. Örneğin seçim ertesi şirketimizin çaycı ablası, "Sen kime oy verdin?" diye sordu bana "CHP" diyince "Olabilir canım herkes istediğine oy verebilir" dedi. İçine attığı birşeyler olduğunu anlayıp, sabah da afyonum henüz patlamamış olduğundan "Allah razı olsun" gibi kinayeli cümleler söylemedim sustum ilk başta. Ama o susmadı içine attıkları o kadar fazla olmalı ki tırmalamaya başladı, biraz da iktidardan güç alarak devam etti  "Ülkede demek ki biz cahiller daha fazlaymışız, bu çıktı seçimden sonra ortaya" dedi. (Sabaha kadar ekran başında kanal kanal oy saymışım, üstelik her kanalda oylar farklı çıkmış, uykusuzum, günlerden mübarek Pazartesi, bir de üstüne saatleri 1 saat ileri almışlar; bir insan evladının üstüne bu kadar gelinmez ki yahu!) "Ülkede cahillerin sayısını bilemem ama, ülkeyi siz-biz diye bölenler belli" diye karşılık verdim ortamın gerginliğinden saçlarımın elektriklendiğini fark ederek. Sonra bölünmeye benim de katkım olsun istemediğimden, siyaset konuşmadığında daha sevimli olan çaycı ablayla luzumsuz bir gerginliğe mahal vermeden işi şakaya vurup konuyu kapattım.

Demem o ki; işte bu noktaya geldik. Herkesin içinde; kin, nefret, korku, alınganlık, saldırganlık duyguları birikmiş ve çığ gibi büyümeye devam ediyor bu duygular. Zaman zaman patlayarak enerji boşalması da yaşıyoruz ama yaralanıyoruz, eksiliyoruz, bölünüyoruz...

Halbuki herkesin istediği şey çok basit; "umut". Kavgaların, bölünmelerin, yasakların biteceği, huzur ve güvende olduğumuzu hissettirecek bir umuttu ruhumuza iyi gelecek tek şey. O umudu görerek gitseydik eğer sandıklara "bir oy benim fazla, iki oy senin eksik" gibi belirsizliklere mahal vermeyecek kadar net olurdu sonuçlar. Hal böyleyken; çoğumuz, kime oy vermeyeceğimizi bilerek ama kime oy vereceğimizi bilemeyerek gittik sandıklara.Çünkü o umudu göremedik kimsede.

Herşeye rağmen; kazanan kim olursa olsun; yaşananların muhakemesini yapmış, biraz sakinleşmiş ve %55 halkına zeytin dalı uzatan bir başbakanı görmek isterdik o balkonda umuda susamış halk olarak. Bize o umudu çok gören, ülkedeki gerilimi tavan yaptıran ses tonuyla konuşan bir başbakandan sıkıldık artık. (Sesi kısılıdığında gerilimin ne kadar azaldığını gördük çünkü) Tek sıkıldığımız başbakan da değil tabi; hepimizi paronoyak yapan muhaliflerden de her iki tarafın kavgalarından da sıkıldık. Bölünmekten, yasaklanmaktan, herkesten işkillenmekten, geleceğimiz için endişe duymaktan sıkıldık ve çok yorulduk.

Seçim propagandaları sırasında birbirleriyle sürtüşmekten halka vaat vermeyi unutan iktidar ve muhalefete sesleniyorum: Heyyyy! Umut ve vaat veremiyorsunuz, bari huzur verin azıcık yahu!

21 Mart 2014 Cuma

Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim



          Yirmili yaşlarımın sonlarına doğru ürktüğüm o "üç" rakamına, iyice alışmış hissediyorum kendimi. Öyle ki; bugün bir "üç" daha ekleyiverdim yanına. Otuz üç tane yaşım oldu artık!

          İçinde; mutluluk-üzüntü, korku-cesaret, hüsran-başarı, curcuna-yalnızlık, heyecan-bıkkınlık, aptallık-kurnazlık, güven-hayal kırıklığı, sevinç-öfke... gibi hayatımı zenginleştiren her rengi barındıran tam tamına otuz üç adet yaş!

          Bu açıdan bakıldığında verdiği yenilenme ve büyüme hissi güzel olsa da doğum günlerinin ve yılbaşlarının insan üzerinde yarattığı o gel-gitler biraz yorucu gelmeye başladı doğrusu. Bir yanım histerik bir coşku içersinde, neredeyse yoldan geçen hiç tanımadığım kişilere bile “Hey biliyor musun; bugün benim doğum günüm, hadi tebrik etsene beni" demek isterken, bir yanım da "Üfff! Kimseye çaktırmayım, "kaç yaşında oldun?" diye sorup dururlar şimdi" der gibi depresif bir gizlenme eğiliminde. Karmaşık bir ruh hali yani. Analiz etmesi, anlatması güç ama herkesin yaşıyor ya da yaşayacak olması kuvvetle muhtemel olduğu için anlaşılması sanırım çok kolay...

          Her zaman bardağın dolu tarafını görmeyi tercih ettiğimden, yaşlanmanın çaresizliğini değil de yaş almış olmanın nimetlerini düşünmeye çalışıyorum bu gel-gitlerden sıyrılmak için ben de. (Zaten başka bir çarenin de olmadığının farkında olarak)

          "Bir kere o; toy, güvensiz, kendini ispatlamaya çalışan insan değilsin artık" diyorum kendime; "koskoca otuz üçsün, kendine gel!" Evet, insanlar üzerinde "Ne dese doğrudur, vardır elbet bir bildiği" izlenimi yaratmaya başladığını söyleyebiliriz. Eskisi gibi "sen anlamazsın, ne yaşadın ki?" der gibi de bakmıyor kimse sana. Kumbaranda biriken yaşların nimetlerinden faydalanma zamanı geldi sanırım. 

          Ayakların da yere değiyor artık bak!  Ne 5 yaşındaki gibi etrafındaki her şey ve herkes çok fazla büyük senden; ne de 20'lerindeki gibi sen, her şeyden ve herkesten büyüksün. Her şey ve herkes normal boyutlardaymış anladın değil mi? 

          "Öyleyse" diyerek devam ediyorum kendimle sohbetime (otuzlarında insan kendisiyle daha mı çok konuşuyor ne?); aynı hizaya geldiğinize göre, herkesle aran çok iyi olmalı. Her yaş grubuyla takılabilirsin, insanların yaşı ve boyutu sorun değil artık senin için. Herkes de seninle vakit geçirmekten hoşnut ayrıca. Yirmiliklerin “keşke adam yerine konulsam”, orta yaştan biraz hallice olanların da “keşke biraz daha genç olsam” diye kastettiği yaşlardasın çünkü. Görüyorsun değil mi? Herkes sana özeniyor, canım benim süpersin (!)

          Kariyerin de oturmuştur artık. Yani; "girmediğim herhangi bir sınav kaldı mı? Varsa hatırı kalmasın, ona da gireyim" gibi son telaşlarını da yaşayıp “büyüyünce ne olacağım ben?” sorusunun cevabını bulmuş olman, hatta o cevabı yaşıyor olman gerekiyor, istesen de istemesen de. 

          Belki evlenmiş de olabilirdin evet, hatta yaşıtların gibi patır patır çoluk çocuğa karışmış ve mahalle baskısını üzerinde hissetmemiş de olabilirdin. Ama bunların hiç biri olmadı. “Maalesef ki” mi olmadı “Neyse ki” mi olmadı hiçbir tahminin yok ve bu durum umurunda da değil üstelik. Bunlara takılmayı otuzunda bırakmıştın sen. Yirmi dokuzuncu yaş gününde sırf etrafındakilerin çenesini kapatmak için “peri masalı düğünü” dileyerek üflediğin pasta mumlarını, otuzuncu yaş gününde tamamen özgür iradenle “sırt çantasıyla dünyayı dolaşma” hayaliyle üflemiştin çünkü.

          Madem çoluk çombalak yok, madem otuzlarındasın; o zaman dostum sen dünyanın en özgür insanısın! Evren, mumları üflerken dilediğin şeyi gerçekleştirmen için tüm olanaklarını sermiş ayaklarının altına farkında mısın? E hadi ama ne duruyorsun hala? Yüklen çantanı! Sağlık, enerji, özgürlük  ve sırf kendin için harcayabileceğin para... Hepsi o çantada biliyorsun değil mi? Tüm bunları ancak otuzlarında bir arada görebilirsin bunu da biliyorsundur umarım. 

          "Vay be!  Ne güzel yaşlarmış bu otuzlar!" diyerek içimi tatlı bir heyecan sardı birden. Bu gaz beni otuz dokuzuma kadar idare eder herhalde. 

          Evet sanırım şimdi daha iyiyim. Ruhum "doğum günlerinin" aslında güzel bir şey olduğu konusunda netleşti. Okulun ilk günü, tertemiz bir deftere şaşkın ve heyecanlı gözlerle bakan bir çocuk gibi hissediyorum artık. Kalan hayatım da hacmini bilmediğim ve mis gibi yeni kokan bu defter gibi önümde duruyor. Ve ben biliyorum ki; güzel güzel yazmak da benim elimde, karalamak da... Üstelik biriktirdiğim eski defterlerimden kopya çekmek de serbest! 

         Ve ilk cümlemi Nazım'dan araklıyorum hemen; "Yaşamak güzel şey be kardeşim" 

          İyi ki doğmuşum...

16 Mart 2014 Pazar

O Zaman Şarkı Söylemek Lazım

Hadi şimdi tüm bu yaşananları bir kenara bırakıp, arkamıza yaslanıp, derin bir nefes alarak Sezen'e eşlik edelim...

"Olmaz olsun cüzdanımda milyonlar
Kalbimde sevgin oldukça
Zenginlik, mal, mülk, para neye yarar
Yanımda sen olmayınca

Bazen neşe, bazen keder
Hayat böyle geçip gider
Tatlı günler, acı günler
Bir yastıkta hep beraber

Altın, gümüş, pırlanta
Zümrüt, sedef, yakutla
Kim mutlu olmuş dünyada
Bir tek içten gülüş
Bir tatlı söz, bir öpüş
Sevdalı bir tek bakış yeter bana"

Nasıl? İyi geldi değil mi? İşte bu sözlerin sahibi, kocaman yürekli kadının şarkılarıyla büyüdüm ben. Onlarla hüzünlendim, onlarla coştum. İlk ezberlediğim şarkı onundu. Harçlıklarımla ilk aldığım kaset de... Biliyorum ki benim gibi olan milyonlarca insan var bu ülkede.


Onu sevmek için bir neden aramadım hiç ya da "neden seviyorum?" diye sorgulamadım kendimi. Kendimi bildim bileli onu dinledim ve sevdim hepsi bu. Kime oy verdiği, kimin tarafında olduğu umrumda bile olmadı hiç, olmayacak da. Çünkü biliyorum ki böylesine sevgi dolu şarkılar yapan bir insandan zarar gelmez kimseye. Gelse gelse iyilik gelir, güzellik gelir. Ancak gözlerinden kin ve nefret fışkıran insanlardan zarar gelir onu da biliyorum.

Bölücü olmadı hiç bir zaman, ona bu haksızlığı yapanlar gibi. Konserlerinde de röportajlarında da verdiği mesajlar hep birleştiriciydi.

Ülkemizde bir çocuk öldü. Sanatçılığını, insanlığını bir tarafa koyun; bir anne olarak acısısını tüm kalbinde hissetti ve ona bir yazı yazdı. Duygularında samimi olduğunu ben hissettim. Onun şarkılarını dinleyerek büyüyen herkes de ne kadar içten olduğunu anlar bence.

Bu yüzden uğraşılmasın artık Minik Serçemle! Güzel ülkemde mevzu mu yok? Biliyorum yaşadığımız bu şey (adı her neyse) hepimizin dengesini bozdu. Saldıracak yer arıyoruz her birimiz. Ama lütfen birleştirici olalım, bölücü olmayalım, bölünmeyelim daha fazla. Zaten siyasetçiler yeteri kadar bölmeye çalışıyor bizi.

Tamam tamam siyaset yok, relax!

"O Zaman Şarkı Söylemek Lazım" diyerek sıradaki şarkı Sezen'den hepimize gelsin (çünkü hepimiz için yazmış)

"Ne hükümran kalır, ne zulüm ne de kin
 Öz değil dostlar, öz değil bu biçim
 Kulların kullara ettiğini
 Etmiyor en zalim harı ateşin

 Bugün dua ettim hepimiz için
 Yüce tanrı bizleri affetsin

 Ne para, ne pul, ne iktidar ne de güç
 Bu değil gerçek, bu değil gerçek
 Bu kavga hayırsız bir düş
 Uyanır neslim, uyanır elbet

 Bugün dua ettim hepimiz için
 Yüce tanrı insanı affetsin"



13 Mart 2014 Perşembe

Berkin'in Ardından







Ekmek almak için evden çıkan oğlunun, dokuz ay sonra ona hiç yakışmayan bir tabutla geri dönüşünü izleyen bir anne...Teselli etmenin imkansız olduğu, onun acısının yanında kelimelerin ne kadar yetersiz hatta anlamsız olduğunu hissettiren bir anne...

Oysa hayalleri vardı oğluna dair her anne gibi; okuyup adam olacaktı Berkin, evlenecekti, gelin getirecekti annesine. O torunlarına bakacaktı, yaşlandığında da oğlu ona... Bu kadar basitti aslında hayatı, etrafta olup biten çetrefilli pis oyunlardan uzak...

Ben dayanamıyorum; ya onun yüreği nasıl dayanır peki, o tabutta yatanın  gözünden sakındığı kınalı kuzusu olduğuna?... Nasıl verir biricik evladını, Berkinini, hayalleriyle birlikte o kara toprağa?

Yazılanları, çizilenleri sonuna kadar okuyamıyorum. "Güle güle, rahat uyu" gibi sözler de söyliyemiyorum, kabullenemiyorum; nasıl ağıza alınır ki 15 yaşındaki bir çocuğun ardından ölümü çağrıştıran sözcükler? Şaşkınım... Kimse inandırıcı gelmiyor. Herkeste bir menfaat, hepsinde kirli oyunlar seziyorum. Güvenemiyorum...

İnandığım, güvendiğim tek gerçek; o annenin gözlerindeki acı ve çaresizlik...

Bir yandan üzülüyorum, bugüne kadar bir hiç uğruna solup gitmiş olan diğer fidanlara, bir yandan öfkeleniyorum bu pis oyunlara sebep olanlara, diğer yandan da endişe duyuyorum yaşayan öteki fidanlar adına...

Bir de çok merak ediyorum; dünyayı bile ayağa kaldıran bu olayla ilgili tek endişesi, sadece ve sadece "dolar"ın bu ölümden nasıl etkilendiği olan bir başbakanın daha ne kadar küçülebileceğini çok ama çok merak ediyorum...











26 Şubat 2014 Çarşamba

Bir Adet Kibrit Kutusu Büyüklüğünde Diyet

Bundan birkaç ay sonra güneş gül cemalini gösterdiğinde; bizi kamufle eden kazakları, eşofmanları, kabanları fırlatıp atmak isteyeceğiz. Bir çoğumuz da kışın löp löp götürdüğümüz o; pilavları, kebapları, dürümleri, çikileta ve tatlıları taşıyan pişman ve göbekli bedenimizle baş başa kalacağız.

Yılın bu en iç burkan karşılaşmasının ardından biran önce bu tanımlanamayan cisim gözüyle baktığımız yağlarımızdan kurtulmak için deliler gibi diyet programları araştırıp, en hızlı kilo verdiren spor dallarıyla samimiyetsiz bir ilişki içersine girmeye kalkacağız.

Eğer siz de yazdıklarımı bıyık altından gülerek okuyan ve herkes tarafından gıcık olunan "neyersemyiyeyimkiloalamıyorumgiller" den değilseniz,  sizinle aynı dertten muzdarip bir kardeşiniz olarak araştırmalarım, gözlemlerim ve deneyimlerim neticesinde öğrendiğim diyet programlarını paylaşmak isterim. Hadi birlikte inceleyip kendimize en uygununu bulmaya çalışalım...




Sibel Can Diyeti:
Diyetlerin atası sayılan ve ilk olarak sadece karpuz, peynir tüketilerek ortaya çıkmakla beraber; kabak, lahana gibi değişik versiyonlarının da olduğu bir diyet modelidir ki; kendimi bildim bileli Sibel Can vücudundaki o fazla olan birkaç kilocuğu bahar aylarında bu diyetle atmaya çalışıp yazın da bomba gibi karşımıza çıkmaya niyetlenmiştir. Kimi zaman başarılı olduysa da kışa doğru tekrardan Türk halkının onu sevmiş olduğu o bıngıl bıngıl haline geri dönmüştür. Zaman zaman bu diyetin bize anlatmak istediği ince bir mesaj taşıyan felsefi bir yönünün olduğunu da düşünmüşümdür. Çünkü hedefinin Maddona ya da Beyonce olmadığı bu diyet türünü denemenin bir açıklaması olmalı.

İsveç Diyeti:
Aslında diyet listesine bakmazsak "aradığımız diyeti bulduk" diyebiliriz. Sadece onüç gün uygulanan ve iki sene kilo aldırmama garantisi veren, bu yönden bakıldığında tadından yenmeyen bir diyet programı. "Amaan Dilek sen de! Zora gelemiyorsun, onüç gün tutuver boğazını işte, nesi varmış diyet listesinin?" dediğinizi duyar gibiyim. Peki o zaman hiç yorum yapmadan bir günlük yiyecek listesini veriyorum:
Sabah:
-1 Fincan kahve, 1 adet kesme şeker
Öğle:
-1 Katı yumurta, 1 adet rendelenmiş havuç
Akşam:
-2 dilim portakalın suyu(!), 100 gr yoğurt

(Hiç yorum yapmayacağımı söylemiştim)

Alkali Diyeti:
Adını "Zerdaçal Üstadı" Ender Saraç'la duyduğum 1 ayda 7 kilo verdirebileceği iddia edilen diyettir. Ana mantığı da şuymuş; insan vücudunda yer alan ph değerinin asit yönünü, alkali yönüne çevirmek. Yani türkçe meali: "asitli besinlerden uzak durun!" bunun dışında içinde buğday çimi, hindibağ, soya filizi gibi tüm  diyet listelerini yokuşa süren  ve asitsiz olan besinlerin yer aldığı bol zerdeçallı diyet listesini uygulayın ve böylece hem zayıflayın hem de yüz yaşına kadar yaşayın...


Hollywood Diyeti:

İlk iki günde yiyeceğin kesinlikle yasak olduğu ama su ve meyve suyu içmekte bir o kadar özgür olabileceğimiz, Sevim Emre'nin Orhan Gencebay üzerinde denediği  diyettir. İlk iki günü tek bir katı yiyecek dahi tüketilemeyeceği için asabi tavırlar sergileyebilirsiniz. Bu yüzden idolünüz olan Catherine Zeta Jones, Madonna, Demi Moore gibi ünlüleri düşünerek katlanma katsayınızı arttırmaya çalışabilirsiniz  ya da hepsini unutup "benim idolüm Sibel Can" deyip vazgeçebilirsiniz de

Kurt adam diyeti, Demet Akalın diyeti, Dukan diyeti, Karatay diyeti... gibi örnekleri çoğaltmak da mümkün. Bunların dışında birazcık hareket de etmek lazım değil mi ama? Kışın o miskinliğini, uyuşukluğunu atmak gerek üzerimizden. Spor için öyle çok alternatifler seremeyeceğim önünüze. Bizzat deneyip, sonuç aldığım pilatisi şiddetle ve tüm ciddiyetimle önerebilirim sadece.



Tüm bu seçenekleri okuyup, hiç birine karşı bir yakınlık hissetmedin mi? "Ufff ben bunlarla uğraşamam, ama kilo da vermem lazım!" mı diyorsun? Dur tamam telaşlanma! Madem hiç aklında olmayan birşeyi mevzu edip tekrar aklına sokup canını sıktım, ben de "Suiçsemyarıyorgiller" familyasının bir üyesi olarak sana ne yapman gerektiğini öyle lafı dolandırmadan, aklını bulandırmadan çok net şekilde söyleyeceğim:

Formül şu:
Hareket - Sağlıksız Yiyecek = Zayıflamak

Yani hayatına sporu ekleyip (ne olduğu önemli değil; ister dans et, ister yüz, ister yürü, ister uç(!) yeter ki sevdiğin, bıkmayacağın bir spor olsun), hayatından sağlıksız yiyecekleri eksiltirsen (tamamen çıkar demiyorum farkındaysan; eksilt, aynı öğünde hem pilav hem ekmek yeme mesela) ve bunu yaşam stili haline getirirsen, sanırım yazın da kışın da gelmesi artık sorun olmayacaktır.

Ben iki haftadır uyguluyorum, ondan blogumda paylaşmak istedim. Bir de böyle deneyelim bakalım, olmadı Mayıs'ın sonuna doğru isveç diyetine başlar yazı da yüzümüzün akıyla karşılarız.



12 Şubat 2014 Çarşamba

Bir Grip Masalı

          


        Bitkin olmam dışında her şey çok güzeldi aslında. Cuma günü için alınan bir rapor ve cumayla birleşince gözüme daha da güzel görünen bir hafta sonu; tavuk suyuna çorba pişiren, portakal soyan, gidip gelip ateşimi kontrol eden şefkatli bir anne; nasıl olduğumu merak edip arayan dostlar; hatta bana süt ve meyve getiren komşular... Grip olmuş bir insan daha ne ister ki? İstiyor işte doyumsuz insanoğlu! Hele bir de hasta psikolojisini varsayarsak! Canı sıkılıyor bir kere, ilgi çekmek istiyor ve herkesin kendisine acımasını; “Vah vah, ne kötü grip olmuşsun, kıyaaaamaaam yaaa, yavrum çok kötü üşütmüşsün sen!” demesini ve herkese nazlanıp bu ilginin sonsuza dek sürmesini istiyor. 

          Gribin en ağır safhasını geçirdikten sonra, lime lime olmuş kağıt peçetelerinle başbaşa kalınca saltanatın da bitiyor tabi. Odak noktası olmaktan çıkıp, sürekli burnunu çeken tembel bir yaratığa dönüşüyorsun. İşte bu ruh halinde olduğum dönemde; ki bence gribin en ağır safhası bu dönemdir; kitap okumaktan sıkılıp IQ seviyesi iç güveyden hallice olan telefonuma sarıldım, belki sanal dünyada aradığım ilgiye kavuşurum ümidiyle. Varlığımı kanıtlamak için sanal dünyaya “Heyyy beni unuttunuz mu? Buradayım işte, yıkılmadım ayaktayım” demek istedim çaresizce. 

          Instagram'ı tıkladım önce; kitapla ilgili olan etiketlere baktım millet ne okuyor diye. Sonra ana sayfaya geçtim, takip ettiğim insanlar ne yiyor ne içiyor acaba? “Vay canına herkes ne hoş resimler eklemiş, çok mutlu gözüküyorlar” dedim, buruşturup cebime tıkıştırdığım kağıt peçetemi alıp burnumu silerken.  “Hımm, ne lezzetli yemekler, ne şık sofralar, her gün böyle şık sofraya oturmak ne güzel bir his olmalı” diye düşündüm ve annemin sabahtan baş ucuma koyduğu büzüşmüş portakallardan bir dilim ağzıma attım. İştah kabartan resimlere, güzel manzara fonunda şık kıyafetlerle poz verilmiş mutluluk fışkıran karelere daha fazla bakmak istemedim, pıtırcıklı çoraplarım ve eşofmanlarım içinde kendimi çok paspal hissederek kapattım.

          “Hey sanal dünyanın geveze kuşu! Söyle bakalım; neler olup bitiyor senin aleminde” diye sordum twitter'a sonra. Dedi ki; “ne olsun be, cik cik!; #BugünGünlerdenGalatasaray,  #Yarınpazartesi, #ÖlümüneFener, #ÇarşıHerŞeyeKarşı, #nutellaaşkına #siyasetehiçbulaşma “
Peki o zaman ben seni rahatsız etmeyim. Hastayım biraz, merak etmişsindir belki beni diye uğradım. Derin mevzulara girmeyim şimdi. Yarın sabah işe başlıyorum uğrarım tekrar, beraber kahvaltı yaparız olur mu? " dedim. Başından savarcasına "#geçmişolsun", #herzamanbekleriz" dedi ve vedalaştık oracıkta.

          Biraz da Facebook'a bir görüneyim, bir iki face görür, karikatürlere bakar açılırım belki dedim. “Ooo bir sürü bildirim! Ne zamandır görünmüyorum ya arkadaşlarım beni merak etmiş olmalılar, canlarım yaaaa!”... Kısa bir an da olsa kendimi çok önemli hissetmemi sağlayan bildirim baloncuğunu patlattığımda oyun istekleri patır patır seriliverdi önüme. Anlaşılan kimsenin umrunda değilim burada da :( Şuraya “ayyyyy çok hastayım ama ölsem kimsenin umrunda değilim!” yazsam ilgi çeker miyim acaba? Saçmalama Dilek! Neyse ana sayfaya bir bakayım o zaman. Oooo maşallah, doğumgünleri, brunchlar, cafeler, barlar...Herkesin keyfi yerinde görünüyor. Biz burada yatak döşek yatalım, siz bozmayın keyfinizi hiç! Ben zaten bir arkadaşa bakmıştım ama aradığım arkadaş oyunlarla, gezip tozmalarla meşgul anlaşılan” diyerek atıverdim iq'sundan şüpheye düştüğüm telefonu, koltuğun üzerine...

          Kitaplığımdan bana göz kırpan "Düş Hekimi" ne kaydı gözüm sonra. Yıllar önce bir dergide görüp çok etkilenmiştim bir şiirinden ve hemen gidip edinmiştim bir kitabını. O anki ruh halime en iyi gelceğini inandığım o şiiri bulmak üzere sayfaları çevirdim. Uzun süredir görüşmediğim, dertleşmek için can attığım eski bir dostumla tekrar karşılaşacakmışım gibi içimi tatlı bir sevinç ve huzur kapladı birden. Ve işte buradaydı; hayırsız sanal dünyaya inat tüm heybetiyle sahici sahici karşımda duruyordu. Okumaya başladım satırları “dokunarak”; daha farkında olarak ve her bir satırına daha anlam yükleyerek...   

 “Basit yaşayacaksın!

Mesela susayınca, su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.

Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.

Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.

Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.

Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.

Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün

“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu fark etmeyecek abanın altında.

Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit...”


"Yalçın Ergir - Düş Hekimi 2"


          Ve sonra annemin çok da "basit"e alınamayacak bir tonlamayla çıkan sesiyle yerimden fırladım: "Dileeeeek! Hadi topla süprüntülerini de sofrayı kur!" 


26 Ocak 2014 Pazar

Tüm Özgür Ruhlara... (Oyuncak Müzesi)

Zamanı geri sarıp çocukluğunuza geri dönmeyi istediğiniz oldu mu hiç? Ama "ikinci bir şans verilsin de hayatı sil baştan yaşayım, daha önceleri yaptığım hataları yapmadan daha güzel bir hayata kavuşayım" gibi çıkarcı düşünceler için değil; sadece ve sadece çocuk olmayı ve çocukluk etmeyi özlediğiniz için. 

Hayal dünyamızı özgürce şekillendirirken ne çok eğlenirdik değil mi? Hergün yeni bir kurgu, yeni bir senaryo, yeni bir idol bulurduk kendimize. Ait olmadığımızı hissettiğimiz; büyüklerin o can sıkıcı ve sahici dünyasına şaşkın şaşkın bakarken, biz kendi dünyamızda ne mutluyduk. Ve ne kadar özgürdük, hergün yeni bir kimliğe bürünürken değil mi?

Kimi zaman dünyaca aranan yetenekli bir futbolcu olurduk, kimi zaman hayat kurtaran bir doktor. Bazen şefkatli bir anne, bazen insanların hayran hayran baktığı bir pop star. Kimimiz elinde direksiyon, hın hınnn motor sesi efektiyle (kendi efektimizi de kendimiz yapardık) usta bir şoför; kimimiz -her ne kadar büyükler bu durumu garip karşılasa da- caddeleri pırıl pırıl yapan bir çöpçü (e çünkü kamyonları çok ilginçti değil mi?). Her ne olursak olalım, işinin ehli olan bir profesyonel gibi tavırlar takınırak, büyük bir ciddiyetle görevimizi icra ederdik. Bizim  masum hayal dünyamızda başarısızlığa ya da herhangi olumsuz bir şeye yer yoktu çünkü.

Kendi şekillendirdiğimiz hayal dünyamızda, olmayı istediğimiz kimliklere bürünmemizde bize yardım eden eski dostlarımız vardı bir de, hatırladınız mı? Büyükler "Oyuncak" derdi onlara hani. Kimimiz şanslıydı, büyükleri hediye ederdi bu dostları; kimimiz de çok yaratıcıydı yoktan var ederdi onları. Çok pahalı uzaktan kumandalı bir arabayı kullananımız da, küçük bir çakıl tanesini kendi kafasında canlandırdığı son model bir otomobilmiş gibi kullananımız da aynı yere yolculuk ederdi aslında; kendi hayal dünyasına.

Yıllardır gitmeyi çok istediğim; Sunay Akın'ın bizlere armağan ettiği İstanbul Oyuncak Müzesi'ne gitme fırsatı bulduğumda, o çok özlediğim bu yolculuğa tekrar çıkmış gibi hissettim yıllar sonra. Sevgili arkadaşlarım Nazan, Abdullah, Tuğba ve Süleyman ile birlikte eski dostları ziyaret ettik. Her bir odada ayrı bir tema olacak şekilde dizayn edilen müzenin büyüsüne kapılıp hem kendi çocukluğumuza geri döndük hem de yüzlerce yıl öncesinden itibaren, dünyanın dört bir köşesinde yaşamış olan tüm çocukların hayal dünyalarıyla tanıştık. Oyuncakların arasına serpiştirilmiş, görünce hatırlanan ya da çıldırırcasına "Aaa şunu hatırladın mı?" şeklinde dürtülerek birbirimize zorla hatırlattığımız o samimi, ince ayrıntılara hayret edici gözlerle baktık.

Çocuk ziyaretçiler ağırlıklı gibi görünse de o büyülü köşke adımınızı attığınız anda yaş seviyesi eşitleniyor. Öyle ki; çook eski günleri hatırlatan duygu ve düşüncelere sahip oluyorsunuz. Çocukça bir hisle "o benim olmalı, onunla oynamalıyım" diyorsun gördüğün o muhteşem Alman bebekevi için mesela. Tıpkı çocukluğunuzda inandığınız gibi oyuncakların bir ruh taşıdığına inanıyorsunuz tekrar. Kimse onlarla oynayamadığı için her birinin size üzgün üzgün baktığını farkediyorsunuz ve bir yandan dokunamadığınız o oyuncaklar için, bir yandan da kendiniz için üzüntü duyuyorsunuz. Onlarla oynayıp, yeni yeni kimliklere bürünerek özgürlüğünüze yeniden kavuşmak istiyorsunuz.


Bu tür renkli, gelgit hisler ve düşünceler geçerken içinizden, tekrar bir çocuk gibi hissetmiş olduğunuzun farkına varıyorsunuz. Bu farkındalığın vermiş olduğu yarı mutluluk yarı hüzün hissiyle oradan ayrılırken de Sunay Akın'ın bir cümlesini düşünüp, onu taa yüreğinizde hissediyor ve ona minettar kalıyorsunuz;

“Özgürlüğü elinden alınan çocuğa “büyük” derler”

Her zaman "özgür" kalmak dileğiyle...