Wikipedia

Arama sonuçları

17 Mart 2016 Perşembe

Sevgili Blogcuğum

Ah be blogcuğum ben şimdi sana ne yazsam? Hangi günlük, olağan şeylerden bahsetsem de buraya geldiğim için buna memnun olsak ikimiz de? Ya da artık herkese olağan gelmeye başlayan hangi olağanüstü olaylardan bahsetsem sana da seninle önce şöyle bir güzel ağlaşsak ve ardından da itaatkâr bir şekilde "kader işte, s... et!" diyip tüm olanları bir güzel kabullensek.

Bak bahar da geliyor (biliyorum biraz nazlanıyor ama gelecek merak etme) çiçekler açacak, kuşlar cıvıldayacak ve biz itaatkâr insancıklar gezip tozmalara ve bizlere bahşedildiği kadar (!) hayatlarımızı yaşamaya devam edeceğiz ancak içimizde biraz daha fazla korkuyla yapacağız artık bunları. Ama endişelenme sen, elbette alışacağız bu korkuyla yaşamaya da biz. Nelere nelere alışmadık ki zaten, değil mi?

Yazmaya aşık, yazmadan duramayan ben, ne yazacağımı bilemiyorum şu anda, görüyorsun zırvalayıp duruyorum işte. Aslında ben sadece sana selam vermek istemiştim, "iyiyim ben" demek istemiştim hepsi bu. İçini sıkmak istemedim. Ne olur çok soru sorma bana, kızma da ne zamandır uğramıyorum diye. Taslaklarda yolumu gözleyen bir sürü yazıcıklar var ama fırsat bulamıyorum bu ara pek, dünya gailesi işte.

Yine de merak etme, ben daha sık gelmeye çalışacağım ama ne olursa olsun sen hep burada dur ve uslu uslu beni bekle olur mu?





24 Şubat 2016 Çarşamba

Kişisel Blog Yazarları Ne Düşünüyor Mimi (1 Delinin Günlükleri'nden)


1 Delinin Günlükleri kendi kendine sorular sormuş ve çok güzel bir mim çıkmış ortaya. Ben de ne zamandır bloga vakit ayıramıyordum, bu konu hakkında bir şeyler karalarsam blogumla aramı tekrar ısıtırım diye düşünerek bu sorulara cevap vermek istedim. İşte Ayhan'ın kişisel blog yazarlarına yönelttiği sorular:


1- Yakın çevrenizdeki insanlara blogunuzdan söz ediyor musunuz?
2- Neden blog yazıyorsunuz?
3- İlk yazınız ile son yazdığınız yazı arasında ne gibi farklar var?
4- Blog yazmak normal yaşantınıza neler kattı?
5- Yakın arkadaşlarınıza blog yazmalarını önerir misiniz?
6- Hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?
7- Diğer blog sahipleri ile iyi iletişim kuruyor musunuz?
8- Rahatsız olduğunuz konular var mı?

Ve benim yanıtlarım:

1- Yakın çevrenizdeki insanlara blogunuzdan söz ediyor musunuz?
İlk başlarda kendime bile itiraf edemiyordum aslında, hatta ilk adresi aldıktan sonra bir blog açmıştım ve aradan 2 sene geçmişti hiçbir şey yazmadan. Sonra, "Aa benim blogum vardı ya" deyip aklıma geldiğinde "Karalamacalarım" ı açıp yazmaya başlamıştım. Sonra bir kaç arkadaşıma söyledim, derken Facebook'ta filân paylaşınca tüm yakın çevrem öğrendi bir blogum olduğunu, ama yakın çevremden bloga uğrayan çok fazla kişi yok. Hatta istatistiklere baktığımda en çok uğrayanlar uzak çevreden, teee Amerikalar'da bile daha çok takip ediliyorum yakın çevremden be! Sadece fotoğraf layklayan yakın çevreme buradan teessüflerimi sunuyor ve onlara Ajda Pekkan'dan çerçeveli fotolu bir şarkısı vardı ya, onu armağan ediyorum.


2- Neden blog yazıyorsunuz?
Aslında, ilk yazmaya başladığımda hiç bir takipçisi olmamasına rağmen daha çok anlamlar yüklemiştim bloguma. Yani tüm dünya beni okuyor, yazılarım, fikirlerim bir çığ gibi dünyayı saracak, fırtınalar estireceğimi sanmıştım. Yazdığım tırt konularla bunu başarabileceğimi düşünecek kadar öz güven patlaması yaşamışım demek ki, gençlik işte :) Hâl böyleyken, ilk zamanlar bir iz bırakmak, yaşadığımı kanıtlamak, fark edilmek için yazıyordum diyebilirim. Şimdi ise sadece eğlenmek için yazıyorum. Bi de insan alışıyor işte, yazmadan duramıyorsun. Bak 2 aydır fazla uğrayamıyorum, kendimi çok kötü hissettim.


3-İlk yazınız ile son yazdığınız yazı arasında ne gibi farklar var?
Bu soruyu görünce üşenmedim ilk yazımı açıp okudum. (ay okumaz olaydım :))  Canım benim ya! Nasıl da komik yazmışım, edebiyat yapayım diye cümleleri don lastiği gibi uzattıkça uzatmışım. Vurgu yapmak istediğim kelimelere yerli yersiz serpiştirdiğim tırnak işaretlerinden ise hiç bahsetmek istemiyorum. Ama her yazımda hissedilen ruh onda da var, biraz çocukça bir duygusallık, nostaljik işler işte. Artık ben de Şebboy gibi daha kısa cümleler kuruyorum, sanırım büyüyorum.



4-Blog yazmak normal yaşantınıza neler kattı?
Vallahi elle tutulan, gözle görünen bir şey pek katmadı :) Ama yazı konusunda kendimi geliştirdiğimi hissediyorum. İmlâ kurallarına artık daha çok dikkat etmeye çalışıyorum, yeni dostlar, güzel arkadaşlar kazandım diyebilirim. mesela birkaç gün bloga uğramayayım aklıma bazı arkadaşlar geliyor; acaba ne paylaştılar, ne yazdılar? diye. He tabi bir de hayatımdan götürdüğü şeyler de var onu niye sormuyorsun ki? Örneğin, boş zaman denen bir mefhum vardı onu aldı götürdü, onu çok iyi biliyorum.

5- Yakın arkadaşlarınıza blog yazmalarını önerir misiniz?
Tabi ki öneririm. Yazmaya gönül veren herkes açsın bir blog. İnsanı, olması gerektiği yerdeymişcesine inanılmaz özgür hissettiren bir duygu seline boğuyor. İnsan kendi evinde bile böyle özgür hissetmiyor. Meselâ, ben şu an bloguma bir şeyler yazıyorum ya, bak işte ben bu duyguyu hiç bir şeye değişmem.

6- Hangi kaynaklardan ilham alıyorsunuz?
Kitaplardan, tiyatrolardan, filmlerden, şehirlerden, mekânlardan, haberlerden, netten, işten, güçten, arkadaşlarımdan, ailemden ve hayatımda olan her şeyden ilham alabilirim.



7- Diğer blog sahipleri ile iyi iletişim kuruyor musunuz?
Yorumlaşmak dışında pek iletişim kuramıyorum. Herkesin blog dışında işi gücü oluyor tabi. Zaten zar zor bloga vakit ayırıyoruz, bi de "ay ne güzel, bir yerlerde toplaşsak, altın günü yapsak hatta" olaylarına da giremiyorum ama kendimi yakın hissetiğim arkadaşlarımla tanışmayı elbette çok isterim.

8- Rahatsız olduğunuz konular var mı?
Arada, yeni heyecanlarla, "bana da beklerim" repliğiyle, yularından boşanmış bir tay gibi etkinliklerden kopup gelen çaylak arkadaşların hücumuna uğramak "off" dedirtse de öyle çok rahatsız olduğum bir konu yok, seviyorum ben bu alemi ya!








Kötü Kedi Şerafettin


Bilen bilir Şero'yu, animasyondan da olsa karşımıza böyle kanlı canlı gelmesi inanılmaz heyecanlandırdı beni. Seslendirme, kurgu, espriler, İstanbul silüeti her şey çok ama çok güzeldi.

Ülkemizde böyle yapımların çoğalmasını diliyorum. Çoğalsın ki bizler de böyle eğlendirici, güzel filmler izleyelim hep.

Bülent Üstün ve ekibini kutluyorum. Kendisine, böyle bir animasyon filmi bizlere kazandırdığı için teşekkürlerimi sunuyor ve hâlâ izlemediyseniz sizleri de acilen sinemaya davet ediyorum.

İzleyiniz, izlettiriniz...




23 Şubat 2016 Salı

Oyunlarla Yaşayanlar

Bu kitabı bitirdiğimde, Selim gibi, Turgut gibi yine hayata istediği gibi tutunamamış yeni bir dost kazanmış gibi hissettim.

Oğuz Atay  bu sefer "Coşkun Ermiş" karakteriyle ince göndermeler yapmış küçük aydın burjuvalara. Kaleme aldığı her eserinde çizgisini bozmadan anlatmak istediklerini aynı yöntemle nasıl anlatmayı başarabiliyor ve bunu yaptığı için de her seferinde kendisine nasıl böyle hayran bırakabiliyor bir kez daha anlayamadım.

Çoğunlukla doğu-batı arasında gel-gitler yaşayan, batılılaşmaya meraklı ama belki de hiçbir zaman batılılaşamayacak olan bir toplumda yazdığı oyunlarla tutunmaya çabalayan bir yarı aydının "acıklı güldürüsü" diyebiliriz özetle.

Oğuz Atay'ın günlüğünde bu oyunu nasıl ilmek ilmek oluşturduğunu, karakterlerinin isimlerinden, söyledikleri sözlere, sahnenin dekoruna kadar her bir ince ayrıntı üzerinde nasıl titizlikle durduğunu okumuştum. Bu yüzden bu kitap biter bitmez tekrar Günlük'ü elime alıp bu eserin olduğu bölümlere gömüldüm. Günlük'ten sonra da oyunu tekrar okumak istedim ama tabi sonra "ee Dilek yeter ama, bitir artık bu oyunu ve gerçek hayata geri dön" dedim kendi kendime. Sonra da "tamam ya, o zaman bloguma anlatayım ben bu oyunu" diyerek burada buldum kendimi :)

Bu eseri Oğuz Atay,  zamanında sahnelensin diye Yıldız Kenter'e sunmuş ama o zamanlar pek anlaşılamamış. Bunun hayâl kırıklığını bu sefer daha çok hissettim Günlük'te. Aslında çok daha sonralar bir çok kere sahnelenmiş ama sanırım yine kitaptaki o büyülü etki yansıtılamamış sahnelere.

Aslında eserin hiç sahnelenmeden sadece kitap olarak kalması "oyun" kavramını vurgulamak için oyun formatında yazılmış bir eser olarak da algı yaratabilirmiş, ki hâli hazırda bu şekilde daha büyülü bir etki bırakıyor okuyucu üzerinde zaten. Yani kişileri, dekoru, sahneyi hayâl ederek insan kendi kafasında yarattığı bir oyunun içinde buluyor kendisini.

Konusu itibariyle, alıştığımız ve garip bir şekilde herkesin kendini yakın hissettiği bir tutunamayan hikâyesi olduğunu söylemiştim. Bu arada Oğuz Atay, hem Selim'i hem de Turgut'u unutmamış ve onları da yad etmiş iki yerde. İşte Turgut'a selam çaktığı bölümü aşağıya aktarıyorum:

Coşkun arkadaşlarıyla meyhânededir ve Saffet'le dertleşir:

"  COŞKUN: Sesler duyuyorum yeniden. (Uzaktan bir alaturka müzik duyulur. Fasıl heyeti. Coşkun gözlerini kapar, müziği dinler) Sanki benden başka kimse anlamıyor bu sesleri.
             SAFFET: Ama alaturka sesler bunlar.
 
            COŞKUN: Evet ama onu dinlerken sanıyorum ki bu sesleri kimse benim gibi hissetmiyor.(Alaturka sesler tekrar duyulur: "Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum") Bu sesi yıllarca duymuşum da farkına varmamışım. Ne garip. Ya da başka şeyler hissettiğimi sanmışım. (Gülümser) Eskiden bir arkadaş vardı. Ne zaman bu şarkıyı duysa, "Aman şu adamın altını söndürün!" diye çırpınırdı. Biz de ne kadar gülerdik. Neden gülerdik? Ben artık gülemiyorum Turgut!
         
           SAFFET: Ben Turgut değilim.
           
           COŞKUN: (Gözleri kapalı) Ben artık o adamın altını söndürmek istemiyorum Turgut. (Sesini yükseltir) Turgut, aklını başına topla, durum bildiğin gibi değil. (Sesi titrer.) Milletimizin heyecanına şahit oluyorum Turgut! Bu heyecanı anlatmazsam sanki bu sese ihanet etmiş olacağım Turgut!
         
           EMEL (Merakla): Kim bu Turgut?
(Radyoda spikerin sesi duyulur: "Şimdi de Mustafa Çavuş'un bir eserini dinleyeceksiniz. Eserlerinin çoğu günümüze kalan bu büyük bestecimizin hayatı hakkında ne yazık ki hemen hiç bir şey bilmiyoruz")
       
           COŞKUN: Turgut mu? Mustafa Çavuş gibi biri..."

Görüldüğü gibi içinde bir çok oyun barındıran bu oyun aynı zamanda bir çok tutunamayan da barındıyor Coşkun gibi, Turgut gibi ve hatta Mustafa Çavuş gibi...




25 Ocak 2016 Pazartesi

Leyla'nın Evi


Edebiyat Mutluluktur kitabıyla tanıştığım Zülfü Livaneli'nin okuduğum ilk romanı Leyla'nın Evi oldu. Aslında niyetim, oyununu da izleyip izlenimlerimi size öyle aktarmaktı. Hatta haftalar öncesinden bir fırsat zamazingosundan ucuz bilet bile bulmuştum ama ne yazık ki şansıma bugün oyunun iptal olduğunu öğrendim. (Laf aramızda iyi de oldu çünkü oyun hakkında pek olumlu eleştriler okumadığım için hevesim kaçmıştı. Paramı da geri aldım böylece :))

Neyse, ben hemen romandan bahsedeyim size;

Livaneli kitabın başlangıcında Leyla'nın Evi'ni yazma fikrinin boğazda bir vapurda oluştuğunu anlatmış. Etrafına bir bakmış ki; kimi esmer, kimi sarışın, kimi Balkan tipli, kimi Orta Asya'lı...
İşte Livaneli bu insanlara bakıp şöyle düşünmüş:
"Kimi Balkanlar'dan, kimi Kafkasya'dan, kimi Orta Asya'dan, kimi Ortadoğu'dan, Hicaz'dan, Yemen'den, Kudüs'ten, Rusya'dan, Gürcistan'dan, Bosna'dan, Bulgaristan'dan kaçıp gelmiş. Burası bir sığınak. Kaçtıkları ülkelerde evlerini barklarını, bahçelerini, tarlalarını hatta arkalarından acı acı ağlayan kedi ve köpeklerini bırakmışlar. Geldikleri bu ülkede de kaçanların mülküne yerleşmişler. Rumların ve Ermenilerin evleri, bu evsiz barksız kalmış, ölümden zor kurtulmuş insanlara verilmiş. Yabancı evlere yerleşip tanımadıkları tarlaları sürmeye başlamışlar.
Dünyanın bu bölgesinin tarihi, birbirinin mülküne konma tarihi. Mücadelelerin, savaşların çoğunun altında mülk kavgası var. Boşalan evler, dolan evler, mülk davaları, insanoğlunun barınma ihtiyacı, başının üstünde bir çatı bulunması temel gereksinimi, tarih boyunca birçok trajediye yol açmış." 
Livaneli o gün o vapurda bunları düşünürken, yanına bir bakmış, iyi giyimli bir istanbul beyfendisi; karşısına bir bakmış, Osmanlı soylusu bir kadın; onun karşısında da mavi saçlı asi mi asi bir kız. Ve hiçbiri birbirini tanımıyor herkes kendi iç dünyasına dalmış oturuyormuş öyle. İşte Leyla Hanım, Roxy ve Ali Yekta Bey o gün Livaneli'nin hayatına böyle girmiş. Ve tabi sonra da bizim hayatlarımıza.

Zülfü Livaneli'nin yalın anlatımı, bu farklı hayatları ve renkli kişilikleri ortak paydada toplaması romanın su gibi bir solukta okunmasını sağlamış. Ayrıca İstanbul'u, boğazı, Cihangir'i o kadar güzel anlatmış ki, okurken istanbul turu yapıyorsunuz adeta.

İşte bu üç karakterin hayatlarına şahit oluyorsunuz ve okurken de bi bakmışsınsınız Leyla olmuşsunuz, bi bakmışsınız Roxy, bi bakmışsınız Ali Yekta.  En çok da Leyla oluyorsunuz. Ya da ben Leyla olmaya meyilli olduğum için öyle oldum.

İstanbul aşığıysanız, değişik hayatları merak ediyorsanız ve tabi ki kitap okumayı da seviyorsanız bence bu romanı siz de seveceksiniz.




18 Ocak 2016 Pazartesi

18 Ocak 2016


Ne güzel bembeyaz şehir...  Hatıra defterine "bana kalbin kadar beyaz olan bu sayfayı ayırdığın için teşekkür ederim.." cümlesiyle başlamak kadar masum görünüyor bugün İstanbul.

Onun gibi. En az o sayfa kadar bembeyaz her yer...

Ne güzel, ne huzurlu... Herkes olduğu yerde kalsa keşke ve kimse dokunmasa bu beyazlığa. En huzurlu yerde en sevdiği kişiyle olsa herkes bugün. Sıcacık evlerinde, birlikte pencereden bembeyaz şehri seyretseler. Kimse ama hiç kimse dışarı çıkmasa ve herkes şehrin sesten, kirlilikten arınmış bu manzarasına hayran hayran baksa. Huzur içinde olsa herkes.

"Bembeyaz bir başlangıç olsun bugün. Kirli günler geride kalsın. Yalansız, tertemiz devam edelim yaşamaya. Göründüğümüz gibi bembeyaz olalım." gibi güzel cümleler geçirsek içimizden. Umut dolu olsak hiç olmadığımız kadar.

Haberlerde, şehrin kirli görüntüleri, ölenler, yolda kalan insanlar olmasa bu sefer, hatta haberler de olmasa bugün. Haberciler de işe gitmesin. Dedim ya kimse dışarı çıkmasın bugün. Kötü insanlar da iyi insanlar da. Hiçkimse. Dünya dursun bugün. Herkes dursun. Bir duralım hepimiz. Sadece pencerelerimizden bakalım dünyaya ve bembeyaz şehri seyredelim. Sadece bugün...

Bir de güzel şarkılar dinleyelim. Meselâ şu şarkı gibi.

(Foto, Google görsellerden alınmıştır.)

13 Ocak 2016 Çarşamba

Mutluluk

Mutluluk üzerine düşünmek, onu anlamaya çalışmak yaşamımız boyunca yapmaktan kendimizi alıkoyamadığımız bir davranış olmuştur herhalde. E çünkü hep mutlu olmak isteriz ve bunun formülünü de arar dururuz doğal olarak.

"Sahi nedir mutluluk?" ve "sahiden hep mutlu olmak mümkün mü?" İşte, hayatımız sadece bu iki sorunun cevabını ararken şekilleniyor belki de.

Bazen yapamadıklarımızda gizlidir mutluluk bazen de yaparken mutlu olmayı unuttuklarımızda ve aslında bizler her iki şekilde de ıskalamış oluyoruz onu. Sonra da böyle o ıskaladığımız duygunun formülünü arayıp duruyoruz.

Bence mutluluk içimizin herkesten bağımsız olarak her şeye ve herkese rağmen özgürlük ve huzurla dolu olmasıdır. Eğer böyle hissediyorsak gerçekten mutluyuz demektir. İnsan kendi mutluluğunu başkalarında aramamalı. Başkalarına bağlı olan hayatında insan asla mutlu olup olmadığını anlamıyor çünkü. İnsan mutluluğundan ancak ve ancak yalnızken emin olabiliyor. Başkalarıyla yaşanan mutluluklar gelip geçicidir. Varlığı başkalarının varlığına bağlıdır çünkü.

İnsanoğlunun sosyal bir varlık olduğunu düşünürsek kendimizi başkalarından soyutlamak da imkansız evet ama belki de bu noktada mutluluk, kendimiz için yaptıklarımızla başkaları için yaptıklarımızın huzurlu dengesidir diyebiliriz. Başkaları için ne kadar ödün verebileceğimizi belirlediğimiz zaman ve kendimiz için de ne kadar bencilleşebileceğimize karar verdiğimizde mutluluğu yakalamamız mümkün olabilir.

Ya da mümkün değildir. Bilemiyorum. Ve belki de bu düşüncelerin hepsi boştur. Boşu boşuna uğraşıp duruyoruzdur bu saçma formülü bulmak için. İpler sandığımız gibi bizim elimizde değildir. Bu konuda bazı hastalıklı şüphelerim de var çünkü.

E baksanıza; dünya var olduğundan beri bir tarafta ağlayanlar, bir tarafta gülenler hep oldular. Bir tarafta mutluluktan havaya zıplayanlar bir tarafta mutsuzluğun dibine vuranlar aynı anda yaşamaya devam ettiler. Bu bir denge midir acaba? diye düşünürüm zaman zaman. Aranan formül bu olabilir mi gerçekten? (biliyorum aklım çok karışık)

Yani, evrendeki toplam enerji nasıl sabitse mutluluk oranı da öyle sabittir ve bizler de bu dengenin birer piyonuyuzdur belki ne dersiniz? Ve bu dengeyi sağlamak için de birileri gülerken başka birileri de ağlamak zorundadır. Bu yüzden de ne zaman çok gülsek "ay çok güldük, çok ağlayacağız" diyoruzdur, kim bilir? Olamaz mı?

Safça, filmler hep mutlu sonla bitsin isteriz ya, oysa ki mutluluk bir son değildir. Sonu olmayan bir histir. Bu yüzden de hiç bitsin istenmez aslında. Ama nedense hep yarım kalır. Ve sonra ummadığın anda kaldığı yerden devam eder, tabi bu söz konusu dengeye göre başka birileri mutsuzluğun dibindeyken devam edersin o yarım bıraktığın mutluluğa... Sonra mutsuz olma sırası sana gelir, daha sonra bir başkasına... Böyle devam eder. Hayat işte, çok garip... (Sizin de aklınızı karıştırdım di mi?)

E, bu kadar formülden sonra söyleyin bakalım; "Mutluluk nedir?"