Wikipedia

Arama sonuçları

12 Aralık 2016 Pazartesi

18

Tahmin ettiğin gibi yemekle başım dertte. Yemek yapmayı hâlâ sevmiyorum, ama üzülme çoğunlukla Gökhan yapıyor aç kalmıyoruz, Ali'yi de çağrıyoruz bazen. Ben de geçen gün ilk kez zeytinyağlı taze fasulye yaptım. Senin önceden hazırlayıp derin dondurucuya attıklarınla. Ödüm kopuyor onlar -senden bana kalanlar- bitecek diye.

Sen bana anlatmıştın ama ben o zaman seni kulak arkası yapmıştım, o yüzden yaparken Aysel teyzemi arayıp ona sorma ihtiyacı duydum. O da tüm malzemeyi zeytinyağıyla, soğan ve azıcık domatesle birlikte tencereye attığını ama senin önce soğanı zeytinyağı ve domatesle kavurup fasulyeyi sonra attığını söyledi. He" bi de fazla su koyma" dedi.

Ben tabi ki senin yaptığın gibi yaptım. Yaparken de senin bana anlattığın yemek tarifini hatırladım. Sonunda bana demiştin ki "Yemek yapmak aslında çok kolay, hepsi aynı şekilde pişiyor. Önce soğanı, eti ya da kıymayı kavuruyorsun, sonra malzemeni atıyorsun"

Ben de öyle yaptım işte! Aysel teyzemin uyarmasına rağmen suyunu biraz fazla kaçırmışım ama oldu. Gökhan ile Ali "Hazır fasulyelere bir soğan doğramak için 1 saat teyzesiyle konuştu"  diye dalga geçse de her ikisi de yedi ve beğendi. Seninki gibi olmadı ama olacak; suyunu daha az, şekerini daha çok koyacağım gelecek sefer.

Su demişken, geçen gün evi su bastı. Ben oturup ağladım. Aslında ağladığım ıslanan halılar değildi, onları zaten yıkamaya verecektim, yeni oldukları için tüylerinden kurtulmak istiyordum. Ağladığım sendin annem. Konuyu nasıl sana bağladım bilmiyorum ama beni susturmaya çalışan Gökhan'ın boynunda dakikalarca ben annemi çok özledim diye ağladım.

Bunları burada anlatıyorum ama sen bizi aslında hep izliyorusun değil mi? Yani ben buna inanıyorum. İnanmasam yaşayamam ki... Yani bi düşünsene, sensiz... senin şefkatin, kokun, sesin, kahkahan, ellerin, ve o ellerle hazırladıkların... bunların hiçbiri yok... Bunlar olmadan nasıl yaşanır ki?

9 Aralık 2016 Cuma

15

On beş gün oldu. Tam on beş gündür sensiz yaşıyoruz. On beş gündür bu dünya sen olmadan dönüyor. Dönebiliyormuş. Hep dönemezmiş gibi gelirdi oysa.

Senden sonra herkes ağlasa da sızlasa da yaşantısına kaldığı yerden devam etti. Çalışan işine, evinden ayrı kalanlar evlerine geri döndüler. İçin rahat olsun kimseye bir zararın dokunmadı.

Ben mi? Ben tahmin ettiğimiz kadar çok kötü değilim. Yani içim çok kötü aslında ama hissettiğim kadar kötü görünmüyorum. Şaşkınım galiba biraz. Yeni ev, yeni düzen şaşkınlığımı biraz daha arttırıyor sanırım. Zaten hemen işe başladım. Fazla düşünmek için fırsat vermedim kendime. Düşününce çıldırabilir insan çünkü. Yani, sensiz... senin şefkatin, kokun, sesin, kahkahan, ellerin, ve o ellerle hazırladıkların... bunların hiçbiri yok... Bunlar olmadan nasıl yaşanır ki?

Biliyor musun; işteyken sen hep evdeymişsin ve eski düzen devam ediyormuş gibi hissediyorum. Sanki, ben de akşam eve gidecekmişim, kapıyı bana sen açacakmışsın, sonra telaşla mutfakta yarım bıraktığın salatayı hazırlamaya geri dönecekmişsin ve ben de senin peşinden mutfağa gelecek önce sana sımsıkı sarılıp "bu küçücük ellerle kızına neler hazırladın böyle" diyerek o güzel kokunu içime çekerek doya doya seni öpecekmişim ve sonra da senin hazırladığın o güzel sofraya oturacakmışım gibi....

Annem... Canım... Nasıl özledim bir bilsen! Daha onbeş gün oldu. Bu ömür nasıl geçer ki bu özlemle?




15 Kasım 2016 Salı

Canım Annem'e

Dediğini yaptık annem. Evimize, o çok sevdiğin, ondan başka hiçbir yerde rahat edemediğin, temizlemelere ve süslemelere doyamadığın, seninle güzel ve sıcak olan yuvamıza geri döndük işte.

Sana, evde hastane konforu yaşatmaya çalışıyorum günlerdir. Hastane yatağı aldım. Normal zamanda itiraz ederdin buna ama şimdi etmedin, edemedin... Sadece fiyatını sordun. "Kiralık bu, sen iyileşince geri vereceğiz" diye yine yalan söyledim sana. Bu aralar çok yalan söylüyorum evet.

Bir de artık yemek yemediğin için hastanede yaptıkları gibi seni damar yolundan besleyen mama raporu çıkartıp evde sağlık ekibini ayarladım. Her gün evde damardan mamayla besleneceksin tıpkı hastanedeki gibi. Ah bi lokma bir şey yesen dünyanın en mutlu insanı yaparsın beni biliyor musun? Ama ısrar da edemiyorum, çünkü biliyorum ki bu senin elinde değil. Hele bir de oksijen maskeni taksan! Bazen "bak hastaneye döneriz" diye tehdit ediyorum inatçılık yaptığında, işe yarıyor ama en fazla 15 dakika takıyorsun. Sonra çaresiz gözlerle bana bakıyorsun ya, o bakışın beni mahvediyor, ben de çıkarmana izin veriyorum hemen.

Hastaneden çıktığımız gün ve sonraki 2 gün daha az uyudun. Her geçen gün daha kötüye giden, seni bizden alan kahrolası hastalık biraz mola vermişti sanki de uyanıktın. Çoğunlukla bana bağırsan da, bazı kelimeleri karıştırsan da seninle iletişim kurabildiğim için ben memnundum halimden.

Ah annem, güzel annem; bir insan, bi kaç ayda nasıl bu hale gelir? Sanki başında nöbet tuttuğum, savunmasız bir bebek gibi yatan kişi sen değil de başka biri ve ben onu, sana anlatmak için senin bir yerden dönmeni bekliyormuşum gibi.

Güzel annem, evlatlarına hiç kıyamayan melek annem; çamaşır makinesini çalıştırmayı bile bilmediği için "sen nasıl yuva kuracaksın da ev bakacaksın çok merak ediyorum"diye dalga geçtiğin kızın 2 ayrı evde 2 ayrı çamaşır makinesi çalıştırıyor her gün. Çamaşır makinesini çalıştırmayı bu şekilde öğreneceğim aklımıza gelir miydi hiç, benimle gurur duyuyor musun he anneciğim?

Her zaman bana anlattığın, benim kulak arkası ettiğimi sandığın biçimde yapıyorum merak etme; deterjanını bol koyuyorum, ön yıkamalı programı seçiyorum. Bir de senin makinen yumuşatıcıyı hemen kapıveriyor, bu yüzden yumuşatıcıyı daha sonra koyuyorum, aynen dediğin gibi... Ama bunu bazen unutuyorum ve hemen aklıma senin "a gördün mü evin işine daldım verneli unuttum" deyişin geliyor. Ve  o zaman anlıyorum niye o kadar streslendiğini.

Bunun gibi pek çok şeyi de daha iyi anlıyorum artık. Ama bunları anlamam için kendini feda etmemeliydin. Ben evlendikten sonra da anlardım zaten. Hatta evlenmeden önce de anlıyordum ama farkında değilmişim anladığımın. Tıpkı çamaşır makinesini çalıştırmak gibi...

Ah annem, bana her şeyi öğretmişsin de bir tek şeyi öğretememişsin; o da, sensiz nasıl nefes alınır? İşte, hiç beceremiyorum onu. Bir yumruk var ya hani, hastalığını öğrendiğimde içime oturan, işte o yumruk engelliyor nefesimi hep. Çok korkuyorum anne, bir gün nefes alamamaktan çok korkuyorum...

6 Kasım 2016 Pazar

Canım Annem'e

Canım annem; sana buradan sesleneceğim aklıma gelmezdi hiç. Umarım bir gün bu yazdıklarımı okur ve dalga geçersin benimle; küçükken günlüklerimi bulup yaptığın gibi. Ah bunu nasıl isterdim bir bilsen... Bir kaç aydır yaşadığımız bu şuursuz kâbustan uyanmayı, ardından sana her şeyi anlatmayı ve hayırdır inşallah deyip sonra normal hayatımıza kaldığımız yerden devam etmeyi ne çok isterdim bilemezsin benim güzel annem...

Şu an karşımdasın ve ben bu satırları, senin o hiç sevmediğin hastane odasında sen melekler gibi uyurken yazıyorum. Bir yanım uyumanı istemiyor çünkü seni uyurken bile çok özlüyorum ben. Seninle sohbet etmeyi,  şakalaşmayı, tv izlemeyi, hatta izlemediğim ve asla izlemeyeceğim dizileri bana ısrarla anlatmanı bile çok özlüyorum biliyor musun? Ama bir yanım da uyumanı istemek zorunda kalıyor, çünkü uyumadığın zaman çektiğin acıları çaresizce izlemeye yüreğim dayanamıyor benim, öyle acılar içinde kıvranmana dayanmak çok zor benim birtanecik anneciğim...

Merak etme, seni hiç yalnız bırakmıyorum. Biliyorum birtanem; sen yalnızlıktan çok korkarsın. Senin düzenli nefes alış verişlerinle saatlerce hiçbir şey yapmadan oturuyorum ben de. Tıpkı bir zamanlar senin benim nefesimi dinlediğin gibi ben de senin nefesinin sesiyle dalabiliyorum artık uykuya biliyor musun? Ama içimde kocaman bir yumruk var anne, uyusam bile ben o yumruğu hep hissediyorum. Sonra boğulacak gibi oluyorum ve uyanıyorum. Tekrar senin nefes alış verişini dinleyip saatlerce oturuyorum öylece. Başka bir şey yapmıyorum, yapamıyorum...

Çok canım acıyor anne. Ve bunu sana söyleyememek daha da acıtıyor canımı. Oysa, sana anlatsam korkularımı, sıkıntılarımı, sen beni hemen teselli ederdin biliyorum ama yapamıyorum...

Başlarda, içimde bu yumruk varken bir de tiyatro oynuyordum, sana bir şey belli etmemek için. Ağlayamamak çok kötüydü, sen gözlerimin içine bakarken kirpiğimde göreceğin bir damladan bile mana çıkarırsın diye ödüm kopa kopa o yumrukla yaşadım haftalarca. Şimdi sen hep uyuyorsun ya, ben rahat rahat ağlayabiliyorum anne. Ama biliyor musun, ağlayınca da gitmiyor bu yumruk. Bir de gözlerim seninkiler gibi hemen şişiyor ağladığım için. Uyuduğundan beri gözlerim balon gibi annem. Bir uyansan ve beni böyle görsen hemen anlayacaksın ağladığımı. Ama sen bu söylediklerimi dert etme, korkma uyan olur mu? Benim cevabım hazır merak etme, üstelik yalan da değil; "çok uyudun, seni çok özledim anne!"


10 Ağustos 2016 Çarşamba

Mola

Biliyorum çok meraktasınız. Uzun zamandır sesim çıkmıyor, neredeyim, neler yapıyorum, evlilik hazırlıklarım nasıl gidiyor çok merak ediyorsunuz di mi? Ya da etmiyorsunuz da ben kendimi fazla önemsiyorumdur ne bileyim? Ama olsun, merak etseniz de etmeseniz de ben anlatacağım işte bana ne :) Alışık olmadığım kulvarlarda koşturmaya biraz ara vermeye, alışık olduğum kulvarlara dönüp anlatmaya, yazmaya, çizmeye kısaca bir molaya çok ihtiyacım var çünkü. Çok ayrı düştüm blogcuğumdan, çok özledim şu beyaz sayfada tatlı tatlı pır pır eden imleç şeysiyle cümleler kurmayı, yazıp çizmeyi, sevdiğim blogları okumayı, yorumlaşmayı...

Size şimdi pek bi şey anlatamayacağım. Sadece uğrayıp selam vermek, iyiyim ben, yaşıyorum demek ve burada vakit geçirmek istedim. Aslında anlatmayı istediğim çok şey var ama nasıl toparlamam gerektiğini hâlâ bilmiyorum. Hayatım biraz dinginleşsin, sular durulsun, toparlayıp paylaşacağım en kısa sürede merak etmeyin olur mu? Az kaldı, sadece bi kaç aycık daha... sabır...  Sonradan hatırlanınca, keyifli keyifli anlatılacak çok güzel anılar biriktiriyorum diyelim şimdilik. Tabi bunları biriktirmek, biriktirildiği anda pek keyifli olmuyor ama eminim anlatılınca öyle olacak.

Hayatım boyunca, benim zamanla hep bir sorunum  olmuştu zaten ama bu aralar öyle böyle değil, kanlı bıçaklıyız kendisiyle. Hani ele avuca gelen bi şey olsa, bi kaşık suda boğacağım keratayı. Neyse bana yine kaş göz ediyor. Tamam ya gidiyorum işte. Ben yine bunaldıkça kaçar gelirim. (Siz de birer selam çakın bana, neler yapıyorsunuz bakiim?)






16 Haziran 2016 Perşembe

Blogger Bohçası


Evet, bu yazıyı hazırlamak için biraz geç kaldım, yaptığı her saçmalıkta hastaneden aldığı rapora sığınan deliler gibi ben de bu ara hep nişan bahanesine sığınıyorum biliyorum ama ne yapayım nişanlandım işte, yetişemiyorum hiçbir şeye :) insan evladının -hele ki damarlarında Türk kanı akan bir evlatsa bu- kolay olmuyormuş böyle nişan, söz, bohça tantanasıyla baş edebilmesi. Nasıl anlatsam; böyle 360 derece başkalaşım geçiriyormuş da kendini bile tanıyamaz hale geliyormuş bu insancık. Normal yaşantısına kaldığı yerden devam edemiyormuş, dostlarına, hobilerine eskisi kadar vakit ayıramıyormuş... mış mış da muş muş işte... Anlıyorsunuz beni değil mi?

Neyse, nişan maceralarımı sonra anlatacağım merak etmeyin, şu an sindirme aşamasındayım. Küçük bir es vereyim diyerek az önce odama girdim ve eski dört başı mamur günlerimdeymişcesine şu yukarıdaki kareyi çekip, gecikmiş olan bu postu hazırlamak istedim.

Efendim, bu karede görmüş olduğunuz güzellikler, (yo yooo nişan bohçası değil korkmayın, öğrendim çok şükür bu işleri, nişan bohçası bööyle tüllü, dallı, budaklı, boncuklu, çiçekli, böcekli falan oluyor :)) bunlar sevgili blogger arkadaşımız Şule Uzundere'nin bana haftalar önce göndermiş olduğu hediyeleri oluyor, yani bir nevi blogger bohçası diyebiliriz :)

Şule, bildiğiniz gibi her ay blogunda ona yorum yapanlar arasında bir çekiliş düzenleyerek kütüphanesini yağmalıyor. Ben de payıma 5 kitap düştüğünü sanmıştım ama Şuleciğim bana jest yapmış yanında bir sürü güzel hediyeler de göndermiş. (Nişanlanıyorum diye zaar :) )

Kendisine buradan çok ama çook teşekkür ediyorum. Kitapları okumak için sabırsızlanıyorum. "Örgü Keyfi"'nin hakkını verir miyim bilmiyorum ama kitapların ve DVD'lerin hakkını vereceğimden emin olabilirsiniz. Hakkını verdikçe de gelir, burada anlatırım zaten.

Kalın sağlıcakla...









9 Haziran 2016 Perşembe

Sevgili Blogcuğum

Sevgili Blogcuğum,

Normal şartlarda kuşların cıvıldadığı mis gibi kokan yılın bu zamanlarında, sana gelip tatil planlarımı anlatmam gerekirdi. Sonra, artan zamanlarımda da okuduğum kitaplardan, gittiğim yerlerden bahsetmem ve kişisel, edebiyat ya da gezi bloglarında gezinerek "vay canına" deyip iç geçirip hayaller kurmam gerekirdi.

Bu sene bunları pek yapamıyorum, çünkü farklı telaşlarım ve farklı heyecanlarım var. Bana yabancı gelen sularda yüzüyorum biraz. Ve bu yüzden hiç uğramadığım, bugüne kadar uğrama gereği de duymadığım blogları, makaleleri ilgiyle okurken yakalıyorum kendimi çoğu zaman.

Özellikle söz, nişan, düğün hazırlıklarının ve deneyimlerinin paylaşıldığı postları keyfile okuyorum :) Ve okurken de bazen kendime inanamıyor "ben ne yapıyorum burada ya" diyorum. Ayrıca, bu konular bana çok uzak konularken, böyle kendimi, bir söz tepsisi bakarken, bir "kına gecesi organizasyon şirketi de neymiş ayol?" diye şaşırırken bulmadan da edemiyorum.

Değişik heyecanlar...

Bu ara böyle kendime şaşırıp şaşırıp duruyorum işte... Bu sence de şaşırtıcı değil mi? Sana tüm detayları anlatamıyorum vakit yok, zaten henüz anlatacak pek bir şey de yok. İşin en stresli, en sinir bozucu, en bekleyen yerindeyim. Bu geçmesi gereken zamanı da bloggerdaki deneyimlerden yararlanarak geçirmeye çalışıyorum. Neyse ki birileri benim gibi tembellik etmemiş ve en detaylı biçimde bu tatlı tecrübeleri anlatmış da onları okuyup biraz sakinleşiyorum.

Ben de anca arada sana uğrayıp, taslaklardaki karaladıklarıma şöyle bir göz atıp sonra da Nurella mimiğiyle uflayıp, hepsine burun kıvırıyor ve yeni bir kayıt açıp onu da tamamlamadan çıkıp gidiyorum. Sonra da bugüne kadar aklıma getirmediğim milyon tane gereksiz ayrıntının milyon tane kombinasyonunu, permütasyonunu hesaplamaya çalışırken buluyorum kendimi.  Çok garip...

İşte böyle Sevgili blogcuğum... Konsantrasyon sorunumun bittiği, olasılık hesaplarımın son bulduğu ve seninle doya doya ilgilenebileceğim günlerin bir an evvel gelmesi dileğimle...

Seni çok seven ve özleyen ben...