Wikipedia

Arama sonuçları

16 Haziran 2016 Perşembe

Blogger Bohçası


Evet, bu yazıyı hazırlamak için biraz geç kaldım, yaptığı her saçmalıkta hastaneden aldığı rapora sığınan deliler gibi ben de bu ara hep nişan bahanesine sığınıyorum biliyorum ama ne yapayım nişanlandım işte, yetişemiyorum hiçbir şeye :) insan evladının -hele ki damarlarında Türk kanı akan bir evlatsa bu- kolay olmuyormuş böyle nişan, söz, bohça tantanasıyla baş edebilmesi. Nasıl anlatsam; böyle 360 derece başkalaşım geçiriyormuş da kendini bile tanıyamaz hale geliyormuş bu insancık. Normal yaşantısına kaldığı yerden devam edemiyormuş, dostlarına, hobilerine eskisi kadar vakit ayıramıyormuş... mış mış da muş muş işte... Anlıyorsunuz beni değil mi?

Neyse, nişan maceralarımı sonra anlatacağım merak etmeyin, şu an sindirme aşamasındayım. Küçük bir es vereyim diyerek az önce odama girdim ve eski dört başı mamur günlerimdeymişcesine şu yukarıdaki kareyi çekip, gecikmiş olan bu postu hazırlamak istedim.

Efendim, bu karede görmüş olduğunuz güzellikler, (yo yooo nişan bohçası değil korkmayın, öğrendim çok şükür bu işleri, nişan bohçası bööyle tüllü, dallı, budaklı, boncuklu, çiçekli, böcekli falan oluyor :)) bunlar sevgili blogger arkadaşımız Şule Uzundere'nin bana haftalar önce göndermiş olduğu hediyeleri oluyor, yani bir nevi blogger bohçası diyebiliriz :)

Şule, bildiğiniz gibi her ay blogunda ona yorum yapanlar arasında bir çekiliş düzenleyerek kütüphanesini yağmalıyor. Ben de payıma 5 kitap düştüğünü sanmıştım ama Şuleciğim bana jest yapmış yanında bir sürü güzel hediyeler de göndermiş. (Nişanlanıyorum diye zaar :) )

Kendisine buradan çok ama çook teşekkür ediyorum. Kitapları okumak için sabırsızlanıyorum. "Örgü Keyfi"'nin hakkını verir miyim bilmiyorum ama kitapların ve DVD'lerin hakkını vereceğimden emin olabilirsiniz. Hakkını verdikçe de gelir, burada anlatırım zaten.

Kalın sağlıcakla...









9 Haziran 2016 Perşembe

Sevgili Blogcuğum

Sevgili Blogcuğum,

Normal şartlarda kuşların cıvıldadığı mis gibi kokan yılın bu zamanlarında, sana gelip tatil planlarımı anlatmam gerekirdi. Sonra, artan zamanlarımda da okuduğum kitaplardan, gittiğim yerlerden bahsetmem ve kişisel, edebiyat ya da gezi bloglarında gezinerek "vay canına" deyip iç geçirip hayaller kurmam gerekirdi.

Bu sene bunları pek yapamıyorum, çünkü farklı telaşlarım ve farklı heyecanlarım var. Bana yabancı gelen sularda yüzüyorum biraz. Ve bu yüzden hiç uğramadığım, bugüne kadar uğrama gereği de duymadığım blogları, makaleleri ilgiyle okurken yakalıyorum kendimi çoğu zaman.

Özellikle söz, nişan, düğün hazırlıklarının ve deneyimlerinin paylaşıldığı postları keyfile okuyorum :) Ve okurken de bazen kendime inanamıyor "ben ne yapıyorum burada ya" diyorum. Ayrıca, bu konular bana çok uzak konularken, böyle kendimi, bir söz tepsisi bakarken, bir "kına gecesi organizasyon şirketi de neymiş ayol?" diye şaşırırken bulmadan da edemiyorum.

Değişik heyecanlar...

Bu ara böyle kendime şaşırıp şaşırıp duruyorum işte... Bu sence de şaşırtıcı değil mi? Sana tüm detayları anlatamıyorum vakit yok, zaten henüz anlatacak pek bir şey de yok. İşin en stresli, en sinir bozucu, en bekleyen yerindeyim. Bu geçmesi gereken zamanı da bloggerdaki deneyimlerden yararlanarak geçirmeye çalışıyorum. Neyse ki birileri benim gibi tembellik etmemiş ve en detaylı biçimde bu tatlı tecrübeleri anlatmış da onları okuyup biraz sakinleşiyorum.

Ben de anca arada sana uğrayıp, taslaklardaki karaladıklarıma şöyle bir göz atıp sonra da Nurella mimiğiyle uflayıp, hepsine burun kıvırıyor ve yeni bir kayıt açıp onu da tamamlamadan çıkıp gidiyorum. Sonra da bugüne kadar aklıma getirmediğim milyon tane gereksiz ayrıntının milyon tane kombinasyonunu, permütasyonunu hesaplamaya çalışırken buluyorum kendimi.  Çok garip...

İşte böyle Sevgili blogcuğum... Konsantrasyon sorunumun bittiği, olasılık hesaplarımın son bulduğu ve seninle doya doya ilgilenebileceğim günlerin bir an evvel gelmesi dileğimle...

Seni çok seven ve özleyen ben...











26 Nisan 2016 Salı

Kahperengi


Bu kitapla olan ilişkimi nasıl anlatsam size bilemiyorum. Neredeyse 4 senelik bir mazimiz var bizim bu kitapla. 2012 Tüyap fuarından almıştım kendisini. Yine fuardan 1 ay önce dayanamayıp internetten bolca kitap siparişi vermiş olmanın ağırlığıyla aval aval dolanırken standları, bari hiç değilse bir iki kitap alayım da piyasalar canlansın diyerek daha önce hiç okumadığım Hande Altaylı'nın iki romanını almıştım. Biri bu romandı diğeri Aşka Şeytan Karışır idi.

O zamanlar muhtemelen elimde başka kitap vardı okuduğum ve o kitap bitsin de Kahperengi'ye başlarım diye düşünmüştüm. Tabi ben o kitabı bitirene kadar bu kitaptan uyarlanan "merhamet" dizisi de aynı zamanlarda başlayıvermişti.

Türk televizyon kanallarında bir dizi oynayıp da bizim evden sektiği görülmediği için ben de annemin zorla izletmeye başlattığı, sonra bağımlısı olduğum ve sonlarına doğru "ıyyy, baydı abi bunlar da ya, bitirsinler artık" diyerek takip etmeyi bıraktığım bu diziyi izlediğim için kitaba bir türlü elim gitmemişti.

Daha önce anlattım mı bilmiyorum ama annemin sürekli bana dizi izletmeye çalışma gibi zaptedemediğimiz çılgın bir durumu vardır. Yeni başlamış olduğu bir diziyi beynime şırıngalamak için bana anlatırken yaşadığımız diyaloglar, hani "yaran tabu diyalogları" vardır ya, hep okunur da gülünür, işte onlar bizim evde oturma odasında yapılıyor sanırsınız. Ve bu kitabı görünce de dolaylı olarak o ilginç diyaloglarımızdan bir tanesi gelir aklıma hep;

Annem:Dün bi dizi başladı, bak izle çok güzel.
Ben: İsmi ne?
Annem: Ay neydi adı? Dur aklıma gelince söylerim.
Ben: E kimler oynuyor? onu söyle ben anlarım, reklamını görmüşümdür.
Annem: Hani renkli gözlü bir çocuk var ya?
Ben: Kıvanç Tatlıtuğ mu?
Annem: Yok. Hani, Kurtlar Vadisi'ndeydi de, ölmüştü de, insanlar gazetelere öldü ilanı vermişlerdi ya, renkli gözlü bi adam hani?
Ben: Oktay Kaynarca mı?
Annem: He! İşte, o değil de onun sevgilisiydi eskiden hani? Aynı dizide de oynamışlardı.
Ben: ??? Kim kimle aynı dizide oynadı? Hangisi bu dizide oynuyor? Ben neredeyim Allah'ım?
Annem: İşte, Oktay Kaynarca canım, onun eski sevgilisi yok mu? Böyle böyle konuşuyo hani? (Ses tonunu değiştirerek)
Ben: Heeeee, Özgü Namal mıııııııı? (annemin sesi Bülent Ersoy gibi çıksa da ben anlıyorum hemen)
Annem: He! İşte o kız oyunuyo...

Bunu burada anlatmam saçma oldu biraz ama aklıma geldi işte hehe. Neyse, bu kitabın dizisiyle de böyle tanışmıştık diyerek konuyu bağlayayım da romanı anlatmaya başlayayım artık yoksa bi daha toparlayamayabilirim.

Efendim, öyle böyle aradan 4 yıl geçmiş işte. Ben diziyi de, dizide oynayanları da dizide oynayanların eski sevgililerini de unutmuşken, annem artık dizileri bırakıp evde survivor izleyip havalara zıplarken "e artık bu kitabı bi okuyayım" dedim geçen gün.

Kitaba başlarken her ne kadar diziyi unuttuğumu sansam da kitabın ilk satırlarını okumaya başladığımda unuttuğumu sandığım dizi tekrar bilincimde canlanıverdi. Romanda bahsedilen Narin, renkli gözlü ve sarışın olmasına rağmen Özgü Namal'ı hayal ettim hep okurken. Sonra, Moskov, Şadiye, Mehmet, Deniz, Irmak, Fırat hepsi gözümde dizideki halleri ile canlanıverdi.

Ancak, okumaya devam ettiğimde bir şey dikkatimi çekti; Sermet, evet Sermet yoktu. Herkes vardı bi o yoktu... Hayır, bir şey değil, dengemi bozdu bu durum; kitabı kapatıyorum Sermet'i düşünüyorum, "Sermet ne zaman çıkacak ya?" diyorum, gece yatıyorum Sermet geliyor aklıma, sabah kalkıyorum Sermet... Ay çıldıracağım. Baskıda, Sermet'i kitaba koymayı unutmuşlar diyorum. Neyse, sonra internete bakıyorum ve görüyorum ki Sermet karakteri romanda yokmuş.

Diziyi izlememeyi çok isterdim. Çünkü kitabı okurken ne tam hayâl kurabiliyorsun ne de tam diziyle örtüştürebiliyorsun. Dizi ve kitabın birbirinden farklı çok yeri var. Meselâ, karakterlerin isimleri aynı kalmış ama dış görünüşleri farklı, başlangıç aynı ama final farklı. Hepsini geçtim, diziyi götüren Sermet karakteri kitapta yok. Oysa ki dizide Sermet çok önemli bir karakterdi. Yani, bir kitabın önce dizisini izleyip, sonra okurken de kendisine ancak bu kadar şaşırılırdı.

Diziyle bağdaştırmayı bir kenara bırakırsak, genel olarak güzel, sürükleyici sade anlatımlı bir roman diyebilirz.  Hande Altaylı'nın "Aşka Şeytan Karışır"ında da gördüğüm gibi çok sade bir anlatımı var. Kitapları kolay okunuyor. Narin'in bir geçmişe gidip bir bugüne dönme kurgusu da sürükleyici olmuş. Diziyi izlemediyseniz, kitabı okumadıysanız, önce okuyun sonra diziyi izleyin derim. Ama diziyi izlediyseniz, kitabı okumayın dengeniz bozulur. E çünkü Sermet yok :)



24 Nisan 2016 Pazar

Yani



Canımız Deep'imizin 4. kitabı "Yani" yi duyar duymaz sipariş vermiş ve bir tane edinmiştim. Edinir edinmez de okumaya başladığım bir kitap oldu kendisi aslında. Ancak zaman sorunsalı yaşadığım şu günlerde okuduklarımı -yaşadıklarımda olduğu gibi- bloga aktaramadım bir türlü. (Bu arada, her kitabını da aldım arkadaşımın, ahanda kanıtı der gibi fotosonu da yapıştırdım, hehe)

Benim kitap yorumlarım biraz tuhaf olur bilirsiniz. Yani insanlar okudukları kitapları neredeyse kelimesi kelimesine bloguna aktarır ki aradan zaman geçince açıp okuduklarında hatırlasınlar diye. Ben pek öyle yapmıyorum. Kitapta geçen cümlelerden ziyade bende bıraktığı etkiyi anlatmaya çalışıyorum daha çok. Tamam biraz da üşendiğim için yapıyorum bunu kabul, ama ben daha çok önermelik yorumluyorum kitapları. İçinde geçen cümleleri, olayları olduğu gibi anlatırsam bu pek önermelik yorum olmuyor, ki zaten "eh okumuş kadar oldum" der kitabı almak istemezsiniz sonra...

Neyse lafı niye bu kadar uzattıysam? Tamam, bu kitap hakkındaki önermelik yorumuma geçiyorum hemen...

Deeptone arkadaşımız bu sefer bizim için çok sevdiğimiz öykülerini derlemiş.  3 ana başlıkta toparlayacak olursak bu öyküleri;

1-Gece Öyküleri
2- Çağla Öyküleri
3- Simay Öyküleri

Bu 3 hanım kızımızı da tanıyoruz aslında, vakti zamanında Deep, bu kızcağızların öykülerinden bazılarını bizle paylaşmıştı. Ama kitaptakiler, daha uzun öyküler. Hepsi neşeli, neşeli insanın içini açan cinsten. Tam, çantaya atmalık ve canınız sıkıldığında da "ay dur açıp da bir Simay öyküsü okuyayım" demelik bir öykü kitabı olmuş.

Ben kitabı kitap yurdundan aldım idefix'te o zaman yoktu ama siz yine bi bakın gelmiş olabilir.  Keyifli okumalar...




20 Nisan 2016 Çarşamba

Sürprizlerle Dolu Büyükada Gezisi

Sevgili blogcuğum,
havalar tam da istediğimiz kıvama gelmeye başladı çok şükür. Kışın içine saklandığımız o sıkıcı kabuktan kurtulmamız ve kendimizi yine yollara vurmamız lazım artık.

Hal böyleyken ben de ufaktan bir antrenman yapalım istedim ve kendimi Büyükada'da buldum.


Vapurdan inip adaya ayak bastığımızda sudan çıkmış balık gibi olduk. Ne yapsak ne etsek bilemeden hemen iskelenin karşısındaki kafelerden birine kendimizi atıp birer çay söyledik ve yanımıza azık olarak aldığım kendi elceğizlerimle yaptığım o muhteşem eserlerimden biraz tırtıklayarak etrafı ve gelen geçenleri izledik.

Adaya gelmeden önce birkaç blog okumuştum ve hepsinden çıkardığım sonuç şöyleydi:

Büyükada'da yapılması gerekenler:

1- Aya Yorgi'ye çıkmak
2- Faytona binmek
3- Bisiklete binmek -
4- Dondurma yemek
5- Ali baba'da balık yemek

Evet genelde yazılanların özeti buydu. Ama tüm bunların yanında yapılması gereken en önemli şey (ki bunun için hiçbir çaba harcamaya gerek yok, o kendiliğinden oluyor zaten) anın tadını çıkarmaktı. Çok değil 20 dakikacık uzağımızda kalan şehrin keşmekeşliğinden, araba egzosundan, korna sesinden kaçmış insanları izlerken, kendimizi uzakta çoooook uzakta bir tatil beldesindeymiş gibi hissetmek en güzeliydi ve en özleneni...

Böyle hissetmemizi biraz da adadaki güzel mimariye ve her biri ayrı bir ruha sahip evler sağlıyordu.

Bisiklete mi binsek, yürüyerek mi turlasak, faytona mı binsek? İşte adada insanın kafasını en çok karıştıran sorular. Biz de bu konuda çok tereddüt yaşadık. Basında çok tepki gösterildiği için ilk başta faytona binmek istemedik ama sonra o yokuşu gözümüz kesmedi ve başka ulaşım aracı olmadığı için ne yazık ki buna mecbur kaldık.
Tur yapmadık ama Aya Yorgi'ye çıkmak için Lunapark denilen yere kadar faytonla gittik (iskeleden buraya 35-TL ödeniyor) ve enerjimizi o dik yokuşa sakladık, ki iyi ki de öyle yapmışız.
Adadan manzaralar...
Adanın dik yokuşlarının kahrını çeken faytonlar her şeye rağmen buranın ruhunu yansıtan en özel unsuruydu bence.

Gezdirecekleri turistleri bekliyorlar.
İşte Aya Yorgi'ye gitmek isteyenlerin faytonla gidebilecekleri son durak Lunapark denilen bu meydan. Biz de buraya kadar faytonla geldik ve o meşhur patika yolu tırmanmaya başladık.
Tırmandık tırmanmasına da... E insan onca yokuşu çıkıp da böyle küçücük bir yapıyla karşılaşınca bozulmuyor değil hani. Yani, Sümela gibi bir yapıyı hayâl ediyorsun ister istemez ama kan ter içinde tırmandığın o yokuşun sonunda insanı asıl etkileyen şey, o tepeye adını veren bu minik manastır değil de tüm adaları ve İstanbul'u izlemeye doyamadığımız şu müthiş manzarası oluyor. 
Muhteşem değil mi? Bence de öyle... 

Ve buraya gelirken de o dik yokuşu tırmanırken de bunun farkında değildim ama burası benim hayatımda çok önemli bir yere sahip artık. 

Neden mi? Şimdi bunu sana nasıl anlatsam bilemiyorum blogcuğum? Son günlerde biliyorsun ki sana fazla vakit ayıramıyorum. Aslında bunun sebebi de bu anlatacağım şeyde gizli biraz. Ama, evet bir açıklama yapmam gerek artık ve bunu nasıl yapmam gerektiği konusunda halâ hiçbir fikrim yok. Tamam kelimelerle anlatmaktan vazgeçtim ve sanırım şu iki fotoğraf sana her şeyi açıklayacak...


:)
İşte böyle blogcuğum... Aya Yorgi'ye çıkarken biri bana evlenme teklifi alacağımı söyleseydi asla oflamaz, puflamazdım ve koşa koşa tırmanırdım o yokuşu :) (Bu arada yokuşu tırmanırken Gökhan'ın neden hiç oflayıp puflamadığını da anlamış oldum :) )


17.04.2016 Pazar


23 Mart 2016 Çarşamba

Mendilimde Kan Sesleri

"Her yere yetişilir
 Hiç bir şeye geç kalınmaz
 Çocuğum beni bağışla
 Ahmet abi sen de bağışla...

 Boynum bükük duruyorsam eğer
 İçimden böyle geldiği için değil
 Ama hiç değil
 Ah güzel Ahmet abim benim
 İnsan yaşadığı yere benzer
 O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
 Suyunda yüzen balığa
 Toprağını iten çiçeğe
 Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
 Konya'nın beyaz
 Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
 Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
 Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
 Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
 Öylesine benzer ki

 Ve avlularına
 (Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)

 Ve sözlerine
 (Yani bir cep aynası alım-satımına belki)

 Ve bir gün birinin bir adres sormasına benzer
 Sorarken sorarken üzünçlü bir ev görüntüsüne
 Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
 Öyle bir cigara yakımına, birinin gazoz açmasına
 Minibüslerine, gecekondularına
 Hasretine, yalanına benzer

 Anısı ıssızlıktır
 Acısı bilincidir
 Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
 Gülemiyorsun ya, gülmek
 Bir halk gülüyorsa gülmektir

 Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet abi...
 Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
 Dirseğin iskemleye dayalı
 -Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben-

 Cigara paketinde yazılar resimler
 Resimler: cezaevleri
 Resimler: özlem
 Resimler: eskiden beri

 Ve bir kaşın yukarı kalkık
 Sevmen acele
 Dostluğun çabuk
 Bakıyorum da şimdi
 O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde...

 Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet abi
 Biz eskiden seninle
 İstasyonları dolaşırdık bir bir
 O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
 Nazilli kokardı

 Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
 Kil gibi ince İstanbul yağmurunun altında
 Esmer bir kadın sevmiş olurdun sen

 Kadının ütülü patiskalardan bir teni
 Upuzun boynu
 Kirpikleri
 Ve sana Ahmet abi
 Uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
 Sofranı kurardı
 Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
 Cezaevlerine düşsen cigaranı getirirdi
 Çocuklar doğururdu

 Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
 O çocuklar büyüyecek
 O çocuklar büyüyecek
 O çocuklar...

 Bilmezlikten gelme Ahmet abi
 Umudu dürt
 Umutsuzluğu yatıştır
 Diyeceğim şu ki
 Yok olan şeylere benzerdi o zaman trenler
 Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
 Hayalsiz yaşıyoruz neredeyse
 Çocuklar, kadınlar, erkekler
 Trenler tıklım tıklım
 Trenler cepheye giden trenler gibi
 İşçiler
 Almanya yolcusu işçiler
 Kadınlar
 Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
 Ellerinde bavullar, fileler
 Kolonyalar, su şişeleri, paketler
 Onlar ki, hepsi
 Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
 Ah güzel Ahmet abim benim
 Gördün mü bak
 Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
 Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
 Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
 Gelse de
 Öyle sürekli değil
 Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
 O kadar çabuk
 O kadar kısa
 İşte o kadar...

 Ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar
 Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

 Mendilimde kan sesleri..."

Edip Cansever


Aslında niyetim "gülmek" üzerine bir yazı yazmaktı. Onun için oturdum bilgisayar başına ve internetten şu bilim adamlarının araştırmaları vardır ya; "gülmek ömrü uzatıyor" gibi başlıkları olan makalelerde geçen hani. İşte, onlardan bulup okumak istedim ve o araştırmalardan bazı araklamalar yaparak "efendim gülmek şöyle iyidir, böyle yararlıdır bakın bilim adamları da böyle söylüyor" gibilerinden bir yazı hazırlayıp son günlerde gülmeyi unutan bizlere az da olsa biraz tebessüm ettirecektim. Ama gelin görün ki zalim kader buna müsaade etmedi ve google da ağlarını sinsice örüp karşıma bu şiiri çıkardı.

Öyle tahmin ediyorum ki;

"Gülemiyorsun ya, gülmek
 Bir halk gülüyorsa gülmektir"

dizelerinden dolayı yaptı bunu, ki benim de yazmak istediğim yazımın ana fikri tam da buydu aslında.

Ben bu şiirin satırlarını okumaya başladıktan sonra gülmek de ağlamak da dünyanın gidişatı da inanın zerre umurumda değildi artık. O güzel anlatım, o yalınlık, o akıcılık, o imgelemeler... İnsanda okudukça okuma isteği uyandırıyor. İlk rastladığımdan beri kaç kere okudum bilmiyorum ama şunu net söyleyebilirim ki 35 yıllık hayatımda ilk defa bir şiiri döne döne böyle zevkle okudum ben.

Bir şiir bu kadar güzel nasıl yazılır Ahmet abi ya?

Bu şiir insanda Ahmet abi'yle çilingir sofrası kurup "ah be ahmet abim memleketin çivisi çıkmış, memleketi bu hale getirenlerin suratlarını da dağılmış pazar yerlerine benzetmek gerekir" diyerek muhabbetin dibine vurma isteği uyandırıyor.

Bir de;

"Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
 Gelse de
 Öyle sürekli değil
 Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
 O kadar çabuk
 O kadar kısa
 İşte o kadar."

işte, bu satırlar ülkenin, dünyanın, insanlığın gidişatı karşısında hissettiklerimi anlatmak için arayıp da bulamadığım ifadelerdi benim. Ve üstelik her ana, her duyguya tercüman olsun diye yazılmış gibi. Her duruma cuk diye oturur sanki her bir satır.

Neyse, umarım "gülmek"le ilgili yazımı bir gün tamamlayabilirim. Ve aslında yine umarım ki; bir gün  "gülme" eylemini şiirde bahsedildiği biçimde gerçekleştirebiliriz.

He bi de unutmadan; "umudu dürt" ne güzel bir söz değil mi ya?




21 Mart 2016 Pazartesi

İyi ki Doğduk Sevgili Blogcuğum

Sevgili blogcuğum,

Sen yolun neresindesin henüz bilemiyorum ama ben yolu yarıladım. Evet, bugün benim doğum günüm. Biliyorsun ki; seninle dertleşmeye, içimde biriktirdiğim kelimeleri sana dökmeye tam 3 sene önce bugün başlamıştım ve bugün bir bakıma senin de doğum günün sayılır. Bu yüzden sana uğramadan edemedim.

Biliyorum, benim maymun iştahım yüzünden binlerce takipçisi olan havalı bir blog olmak yerine böyle ne idüğü belirsiz biraz saçma  bir blog oldun maalesef. Bunun için senden özür dilerim.

Belki hayal ettiğin gibi bir amacı olan, kişilikli bir blog gibi görünemedin benim yüzümden. Kendini kimi zaman gezi blogu, kimi zaman kitap blogu, kimi zaman genel kültür blogu hatta kimi zaman ingilizce öğretmeni bile zannettin. Ama bu zaman zarfında, seninle birlikte çok güzel vakitler geçirdik be blogcuğum değil mi? Şimdi de "sevgili blogcuğum" diye seslendiğim günlük muamelesi görüyorsun farkındaysan. Senin de benden çekecek çilen varmış işte. Canım benim ya, gıkını da çıkarmıyorsun hiç. :)

Ama tüm bunların yanında, çok güzel takipçilerin de oldu bunu da belirtmeden geçemeyiz. Tamam o havalı bloglardaki kadar sayıları çok olmasa da hepsi çok tatlı ve hatırlılar. Bak bu postu yayınlayınca hemen nasıl koşup gelip doğum günümüzü kutlayacaklar göreceksin. :)

Her şey bir yana, sen benim için ne kadar önemli olduğunu biliyorsun değil mi blogcuğum? Canım benim. İyi ki varsın. Birlikte nice güzel yıllarımız olsun ve hep güzel, mutlu, huzurlu ve yüzleri güldüren cümleler karalayalım olur mu? (Gerçi son günlerde yaşananları göz önünde bulundurursak bu çok ütopik bir dilek olur bizim için ama olsun umudumuzu asla kaybetmeyelim yine de biz)

Ben bugün bu cümleyi çok duyuyorum ve mutlu oluyorum, sen de mutlu ol istiyorum bu yüzden sen de "iyi ki doğdun blogcuğum!"