Wikipedia

Arama sonuçları

31 Ocak 2017 Salı

Fasulyenin Günlüğü

Nasreddin hoca eşekten düştükten sonra "hocam bir doktor çağıralım mı?" diye soranlara "benim derdimden doktor değil, eşekten düşen anlar, siz bana eşekten düşmüş birini bulun, getirin" demiş ya, işte bu kitap hamileler için tam da eşekten düşmüş biri gibi. Ben de görünce sarıldım hemen kendisine.

 Aslında haftalardır internetten okuduğum, çevremdeki annelerden dinlediğim bilindik tecrübelerden bahsediyor ama yine de insan aynı şeyleri defalarca okumaktan, dinlemekten bıkmıyor.

Garip bir ruh hali bu hamilelik. İçinde mercimek kadar bir can var ve o mercimek boyut değiştirmene neden oluyor resmen. Kendini artık ne sen tanıyabiliyorsun ne de çevrendekiler tanıyabiliyor.

Ama şöyle de güzel bir huyu var; ne yaparsan yap bu dönemde sana her şey mübâh. Delilere tanınan ayrıcalık hamilelere de tanınıyor yani. Örneğin, çamaşırlar yumuşatıcı koktuğu için ağladığımda gelip bir de teselli ediyorlar beni. "Hamiledir ne yapsa yeridir" durumu var yani anlayacağınız.

İşte bu ruh haliyle sarılıp okuduğum ve kendimi yalnız hissetmememi sağlayan bir kitap oldu "Fasulyenin Günlüğü". Komik bir annenin samimi diliyle anlattığı tecrübelerinin yanında her bölüm sonunda doktoruna sorduğu soruların cevapları da kafalarda oluşabilecek bir çok soru işaretinin de yok olmasını sağlıyor. Her hamile kişisine önerilir...

( Bu arada küçük bir not: benim fasulyem artık 12 haftalık :))

19 Ocak 2017 Perşembe

Hamilelik Günlüklerim (İlk 10 hafta)


En büyük hayalimdi, hamileyken günlük tutmak. Yaşadıklarımı günü gününe kaydedip, bu özel anları ölümsüzleştirmek... Gerek son zamanlarda yaşadıklarım, gerek içimi dışıma çıkaran mide bulantılarım ilk 9 haftayı ıskalamama neden olsa da zararın neresinden dönülse kârdır diyerek bu alemde benim de hamilelik günlüklerim bulunması adına kayıtlara başlamaya karar verdim.

Evet aslında yeteri kadar hamilelik günlüğü barındırıyor bu alem zaten ve bana da "he, bi sen eksiktin" diyebilirsiniz belki ama hamileliğini ilk öğrenen ve şaşkın gözlerle arama motorlarında "hamile", "gebe", "hamilelik", "4. hafta hamilelik"," hafta hafta hamilelik"... gibi komik cümleler sorgulatan toy anne adaylarına benim de bir katkım olsun isterim. Zira ben de onlardan biriyim ve diğer günlükleri okumalara doyamıyorum bu aralar :)

Neyse; ilk 10 haftayı ayrıntılı ayrıntılı yazamayacağım, ki yazacak fazla da bir şey yok zaten.

Bu yüzden 10 haftalık süreci özet geçerek hamilelik günlüğüme merhaba demek istedim sadece;

1-4 hafta : Halsizlik

5-7 hafta: Halsizlik, bel ağrısı, çişe zor yetişme, adet belirtileri " regl tarihim neydi yahu?"

7. hafta : Çift çizgi! (yehuuu!) 3 ayrı doktora gidip evladımıza bakıp bakıp doyamamalar, onu "susam tanem benim" diye sevmeler. (Doktor susam tanesi kadar olduğunu söylemişti)

Yedinci hafta, yani hamile olduğumu öğrendiğim haftaya ait parantez içinde anlatmam gereken şeyler var aslında; testi iş yerinde yapmıştım ve Gökhan'a bunu nasıl söyleyeceğim konusunda eve gidene kadar hiçbir fikrim yoktu. Yolda bununla ilgili olarak yüce google'a sordum; "hamilelik haberi nasıl verilir" diye. Bir sürü hikaye okudum, hoşuma gidenler de oldu ama içime hiçbiri tam olarak sinmedi. Sonra eve gittim Gökhan henüz gelmemişti. Şapşal şapşal gülümsüyordum, karnımı tuttum (ne hissedeceksem artık :)) ve dedim ki "hadi bakalım bebişim, biz en iyi yaptığımız şeyi yapalım ve yazalım... Babaya bir mektupta senin müjdeni verelim" Sonra oturduk çocuğumla şu aşağıdaki mektubu yazdık. Tabi velisi olarak ilk mektubunda evladıma ben yardım ettim. Okumayı daha sökmedi sonuçta. :)  Tamamen bir solukta yazılmış bir mektup oldu. Şu an buzdolabımızda asılı ve her okuyan susam tanemin mektubunu çok beğeniyor...

(Bu arada annemin evindeki kırtasiye malzemelerimi henüz evime getirmediğim için zar zor bulup buluşturduğum kağıt ve kalem de ne kadar imkansızlar içinde sürpriz hazırladığımızı kanıtlıyor sanırım :))


8. hafta : Kokulara karşı hassasiyet, çevremdeki insanlara parfüm yasağı getirmeler, düzenli beslenmeye karar verme, sabah kahvaltı çantasıyla işe gitmeler, susam tanesini zeytin tanesine dönüştürme çabaları, (bu arada kan verme bahanesiyle onu tekrar görme, hatta kalp atışlarını dinleme :) )

9. hafta : Parfüm, yumuşatıcı, çamaşır deterjanı kokusu duyunca öğürmeler, kokusuz çamaşır deterjanı aramalar, mide bulantısından boğazların tahriş olması, düzenli beslenme kararına ara verme, çubuk kraker ve peynir ekmekli beslenme düzenine geçme...

10. hafta: E can mı dayanır buna? Aşırı mide bulantısından serum yeme ve mide bulantısı ilacına başlama... (Bu arada bizim susam tanemiz zeytin tanesine dönüşmüş, doktora gitmişken yine gördük onu. Acaba bu ultrason aletleri ne kadardır diye düşünmeye başladım bir de :) ) İlaç mı işe yaradı yoksa süreç mi böyle ilerliyor bilemiyorum ama 2 gündür kendimi daha iyi hissediyorum. İnşallah bu çalkantılı, bulantılı dönem bitmiştir.

İçinde bulunduğum 10. haftaya kadar olan periyodun özeti kısaca böyleydi. Pek bir şey hissetmiyorum. Çoğu zaman unutuyorum bile. Koştura koştura yürüdüğümde çevremdekilerin "şşş hızlı hareket etme" demeleriyle toparlıyorum kendimi. Tabi bunun yanında gün be gün içimdeki zeytin tanesinin nasıl bir gelişme gösterdiğini yakından takip etsem de hiçbir şey hissedememek ve cinsiyetini merak etmek beni daha çok sabırsızlaştırıyor.

İşte ilk 10 haftam özetle böyleydi. Çok şükür şu an mide bulantılarım biraz hafifledi, inşallah bitecek ve ben de normal normal hamilelik geçireceğim. Ne sıklıkta yazarım bilemiyorum ama elimden geldiğince sık sık uğrayıp bizdeki durumları buraya aktarmak istiyorum. (Zeytin tanem henüz 3,23cm bu da burada dursun :)) Görüşürüz...

13 Ocak 2017 Cuma

Merhaba Hayat

Hayat gerçekten çok garip. Bazen çok yavaş bazen de çok hızlı... Ama sürekli akıyor. 2016'nın son yarısına, bir insanın ancak 5-10 yılda yaşayabileceği acı, tatlı pek çok şeyi sığdırdığımı söyleyebilirim. Ve bu sığdırdıklarım da bana şunu öğretti ki; sen ne kadar plan, program yaparsan yap hayat seni gitmen gereken yerlere zaten sürüklüyor. Ve evet her tesellide söylendiği gibi de hayat en vurdum duymaz haliyle devam ediyor.

Belki gecikmiş bir yıl sonu değerlemesi olacak bu ama konuyu nasıl bağlayacağımı bilemediğimden böyle başladım yazıya.

  2016'da acı tatlı pek çok şey yaşadım evet. Evlilik kararı aldım, sözlendim, nişanlandım, evlendim, annemin hastalığını öğrendim ve annemi kaybettim. Tüm bunları son altı ayda yaşadım.

" 6 ayda bir insanın hayatı bu kadar değişebilir mi?" diye şaşkın şaşkın dolaşırken son haftalarında da midemdeki kıpırtılar hayatımın daha fazla ne kadar değişeceğini göstermek istercesine mutlu bir haberi müjdeledi bana ve 2016 buruk bir sevinçle uğurlattı kendisini...

Bazen çok acımasız olsan da yine de inadına Merhaba hayat!

4 Ocak 2017 Çarşamba

40

Kırkıncı günümüz annem, sensiz...
Her gün biri sönermiş dedikleri 40 mumdan sönen olmadı henüz.
Hâlâ içim yara.
Seni çok özlüyorum...


15 Aralık 2016 Perşembe

20

Dün akşam Aynur teyzeme gittik, Gökhan, Ali ve ben... Ben işten gittim. Biliyor musun, merdivenleri çıkarken sanki kapıyı gülerek bana sen açacakmışsın gibi geldi. Öyle olurdu ya hep; sen gündüzden giderdin teyzeme ben de akşam iş çıkışı gelirdim "oy kuzum geldi" diye beni orada da sen karşılardın.

Dün öyle olmadı. Kapıyı teyzem açtı. Anne yarısıdır diye ona sarıldım ben de. Yemekler yapmıştı bize; dün yemek işinden yırtmıştım anlayacağın... Yemesi çok güzel de hazırlaması çok zor geliyor be annem. Çok fena alıştırmışsın sen beni.

Ali ile Gökhan gelene kadar teyzemle senden bahsettik ve seni ne kadar özlediğimizi anlattık birbirimize, ağladık biraz da. Gökhan ile Ali geldi sonra, sonra Nilü ve daha sonra da Metin abim... Oturduk, muhabbet ettik. Konuştuk, güldük de. Hiçbir şey olmamış gibi...

Dönüşte hep seni düşündüm ve yokluğunu iliklerime kadar hissettim yine. Ali'yi bıraktık ve biz de eve döndük. Zaman böyle geçiyor görüyorsun işte. Geçiyor geçmesine de ben kendimi çok eksik hissediyorum, bunu da görüyorsun değil mi?


12 Aralık 2016 Pazartesi

18

Tahmin ettiğin gibi yemekle başım dertte. Yemek yapmayı hâlâ sevmiyorum, ama üzülme çoğunlukla Gökhan yapıyor aç kalmıyoruz, Ali'yi de çağrıyoruz bazen. Ben de geçen gün ilk kez zeytinyağlı taze fasulye yaptım. Senin önceden hazırlayıp derin dondurucuya attıklarınla. Ödüm kopuyor onlar -senden bana kalanlar- bitecek diye.

Sen bana anlatmıştın ama ben o zaman seni kulak arkası yapmıştım, o yüzden yaparken Aysel teyzemi arayıp ona sorma ihtiyacı duydum. O da tüm malzemeyi zeytinyağıyla, soğan ve azıcık domatesle birlikte tencereye attığını ama senin önce soğanı zeytinyağı ve domatesle kavurup fasulyeyi sonra attığını söyledi. He" bi de fazla su koyma" dedi.

Ben tabi ki senin yaptığın gibi yaptım. Yaparken de senin bana anlattığın yemek tarifini hatırladım. Sonunda bana demiştin ki "Yemek yapmak aslında çok kolay, hepsi aynı şekilde pişiyor. Önce soğanı, eti ya da kıymayı kavuruyorsun, sonra malzemeni atıyorsun"

Ben de öyle yaptım işte! Aysel teyzemin uyarmasına rağmen suyunu biraz fazla kaçırmışım ama oldu. Gökhan ile Ali "Hazır fasulyelere bir soğan doğramak için 1 saat teyzesiyle konuştu"  diye dalga geçse de her ikisi de yedi ve beğendi. Seninki gibi olmadı ama olacak; suyunu daha az, şekerini daha çok koyacağım gelecek sefer.

Su demişken, geçen gün evi su bastı. Ben oturup ağladım. Aslında ağladığım ıslanan halılar değildi, onları zaten yıkamaya verecektim, yeni oldukları için tüylerinden kurtulmak istiyordum. Ağladığım sendin annem. Konuyu nasıl sana bağladım bilmiyorum ama beni susturmaya çalışan Gökhan'ın boynunda dakikalarca ben annemi çok özledim diye ağladım.

Bunları burada anlatıyorum ama sen bizi aslında hep izliyorusun değil mi? Yani ben buna inanıyorum. İnanmasam yaşayamam ki... Yani bi düşünsene, sensiz... senin şefkatin, kokun, sesin, kahkahan, ellerin, ve o ellerle hazırladıkların... bunların hiçbiri yok... Bunlar olmadan nasıl yaşanır ki?

9 Aralık 2016 Cuma

15

On beş gün oldu. Tam on beş gündür sensiz yaşıyoruz. On beş gündür bu dünya sen olmadan dönüyor. Dönebiliyormuş. Hep dönemezmiş gibi gelirdi oysa.

Senden sonra herkes ağlasa da sızlasa da yaşantısına kaldığı yerden devam etti. Çalışan işine, evinden ayrı kalanlar evlerine geri döndüler. İçin rahat olsun kimseye bir zararın dokunmadı.

Ben mi? Ben tahmin ettiğimiz kadar çok kötü değilim. Yani içim çok kötü aslında ama hissettiğim kadar kötü görünmüyorum. Şaşkınım galiba biraz. Yeni ev, yeni düzen şaşkınlığımı biraz daha arttırıyor sanırım. Zaten hemen işe başladım. Fazla düşünmek için fırsat vermedim kendime. Düşününce çıldırabilir insan çünkü. Yani, sensiz... senin şefkatin, kokun, sesin, kahkahan, ellerin, ve o ellerle hazırladıkların... bunların hiçbiri yok... Bunlar olmadan nasıl yaşanır ki?

Biliyor musun; işteyken sen hep evdeymişsin ve eski düzen devam ediyormuş gibi hissediyorum. Sanki, ben de akşam eve gidecekmişim, kapıyı bana sen açacakmışsın, sonra telaşla mutfakta yarım bıraktığın salatayı hazırlamaya geri dönecekmişsin ve ben de senin peşinden mutfağa gelecek önce sana sımsıkı sarılıp "bu küçücük ellerle kızına neler hazırladın böyle" diyerek o güzel kokunu içime çekerek doya doya seni öpecekmişim ve sonra da senin hazırladığın o güzel sofraya oturacakmışım gibi....

Annem... Canım... Nasıl özledim bir bilsen! Daha onbeş gün oldu. Bu ömür nasıl geçer ki bu özlemle?