Wikipedia

Arama sonuçları

26 Şubat 2014 Çarşamba

Bir Adet Kibrit Kutusu Büyüklüğünde Diyet

Bundan birkaç ay sonra güneş gül cemalini gösterdiğinde; bizi kamufle eden kazakları, eşofmanları, kabanları fırlatıp atmak isteyeceğiz. Bir çoğumuz da kışın löp löp götürdüğümüz o; pilavları, kebapları, dürümleri, çikileta ve tatlıları taşıyan pişman ve göbekli bedenimizle baş başa kalacağız.

Yılın bu en iç burkan karşılaşmasının ardından biran önce bu tanımlanamayan cisim gözüyle baktığımız yağlarımızdan kurtulmak için deliler gibi diyet programları araştırıp, en hızlı kilo verdiren spor dallarıyla samimiyetsiz bir ilişki içersine girmeye kalkacağız.

Eğer siz de yazdıklarımı bıyık altından gülerek okuyan ve herkes tarafından gıcık olunan "neyersemyiyeyimkiloalamıyorumgiller" den değilseniz,  sizinle aynı dertten muzdarip bir kardeşiniz olarak araştırmalarım, gözlemlerim ve deneyimlerim neticesinde öğrendiğim diyet programlarını paylaşmak isterim. Hadi birlikte inceleyip kendimize en uygununu bulmaya çalışalım...




Sibel Can Diyeti:
Diyetlerin atası sayılan ve ilk olarak sadece karpuz, peynir tüketilerek ortaya çıkmakla beraber; kabak, lahana gibi değişik versiyonlarının da olduğu bir diyet modelidir ki; kendimi bildim bileli Sibel Can vücudundaki o fazla olan birkaç kilocuğu bahar aylarında bu diyetle atmaya çalışıp yazın da bomba gibi karşımıza çıkmaya niyetlenmiştir. Kimi zaman başarılı olduysa da kışa doğru tekrardan Türk halkının onu sevmiş olduğu o bıngıl bıngıl haline geri dönmüştür. Zaman zaman bu diyetin bize anlatmak istediği ince bir mesaj taşıyan felsefi bir yönünün olduğunu da düşünmüşümdür. Çünkü hedefinin Maddona ya da Beyonce olmadığı bu diyet türünü denemenin bir açıklaması olmalı.

İsveç Diyeti:
Aslında diyet listesine bakmazsak "aradığımız diyeti bulduk" diyebiliriz. Sadece onüç gün uygulanan ve iki sene kilo aldırmama garantisi veren, bu yönden bakıldığında tadından yenmeyen bir diyet programı. "Amaan Dilek sen de! Zora gelemiyorsun, onüç gün tutuver boğazını işte, nesi varmış diyet listesinin?" dediğinizi duyar gibiyim. Peki o zaman hiç yorum yapmadan bir günlük yiyecek listesini veriyorum:
Sabah:
-1 Fincan kahve, 1 adet kesme şeker
Öğle:
-1 Katı yumurta, 1 adet rendelenmiş havuç
Akşam:
-2 dilim portakalın suyu(!), 100 gr yoğurt

(Hiç yorum yapmayacağımı söylemiştim)

Alkali Diyeti:
Adını "Zerdaçal Üstadı" Ender Saraç'la duyduğum 1 ayda 7 kilo verdirebileceği iddia edilen diyettir. Ana mantığı da şuymuş; insan vücudunda yer alan ph değerinin asit yönünü, alkali yönüne çevirmek. Yani türkçe meali: "asitli besinlerden uzak durun!" bunun dışında içinde buğday çimi, hindibağ, soya filizi gibi tüm  diyet listelerini yokuşa süren  ve asitsiz olan besinlerin yer aldığı bol zerdeçallı diyet listesini uygulayın ve böylece hem zayıflayın hem de yüz yaşına kadar yaşayın...


Hollywood Diyeti:

İlk iki günde yiyeceğin kesinlikle yasak olduğu ama su ve meyve suyu içmekte bir o kadar özgür olabileceğimiz, Sevim Emre'nin Orhan Gencebay üzerinde denediği  diyettir. İlk iki günü tek bir katı yiyecek dahi tüketilemeyeceği için asabi tavırlar sergileyebilirsiniz. Bu yüzden idolünüz olan Catherine Zeta Jones, Madonna, Demi Moore gibi ünlüleri düşünerek katlanma katsayınızı arttırmaya çalışabilirsiniz  ya da hepsini unutup "benim idolüm Sibel Can" deyip vazgeçebilirsiniz de

Kurt adam diyeti, Demet Akalın diyeti, Dukan diyeti, Karatay diyeti... gibi örnekleri çoğaltmak da mümkün. Bunların dışında birazcık hareket de etmek lazım değil mi ama? Kışın o miskinliğini, uyuşukluğunu atmak gerek üzerimizden. Spor için öyle çok alternatifler seremeyeceğim önünüze. Bizzat deneyip, sonuç aldığım pilatisi şiddetle ve tüm ciddiyetimle önerebilirim sadece.



Tüm bu seçenekleri okuyup, hiç birine karşı bir yakınlık hissetmedin mi? "Ufff ben bunlarla uğraşamam, ama kilo da vermem lazım!" mı diyorsun? Dur tamam telaşlanma! Madem hiç aklında olmayan birşeyi mevzu edip tekrar aklına sokup canını sıktım, ben de "Suiçsemyarıyorgiller" familyasının bir üyesi olarak sana ne yapman gerektiğini öyle lafı dolandırmadan, aklını bulandırmadan çok net şekilde söyleyeceğim:

Formül şu:
Hareket - Sağlıksız Yiyecek = Zayıflamak

Yani hayatına sporu ekleyip (ne olduğu önemli değil; ister dans et, ister yüz, ister yürü, ister uç(!) yeter ki sevdiğin, bıkmayacağın bir spor olsun), hayatından sağlıksız yiyecekleri eksiltirsen (tamamen çıkar demiyorum farkındaysan; eksilt, aynı öğünde hem pilav hem ekmek yeme mesela) ve bunu yaşam stili haline getirirsen, sanırım yazın da kışın da gelmesi artık sorun olmayacaktır.

Ben iki haftadır uyguluyorum, ondan blogumda paylaşmak istedim. Bir de böyle deneyelim bakalım, olmadı Mayıs'ın sonuna doğru isveç diyetine başlar yazı da yüzümüzün akıyla karşılarız.



12 Şubat 2014 Çarşamba

Bir Grip Masalı

          


        Bitkin olmam dışında her şey çok güzeldi aslında. Cuma günü için alınan bir rapor ve cumayla birleşince gözüme daha da güzel görünen bir hafta sonu; tavuk suyuna çorba pişiren, portakal soyan, gidip gelip ateşimi kontrol eden şefkatli bir anne; nasıl olduğumu merak edip arayan dostlar; hatta bana süt ve meyve getiren komşular... Grip olmuş bir insan daha ne ister ki? İstiyor işte doyumsuz insanoğlu! Hele bir de hasta psikolojisini varsayarsak! Canı sıkılıyor bir kere, ilgi çekmek istiyor ve herkesin kendisine acımasını; “Vah vah, ne kötü grip olmuşsun, kıyaaaamaaam yaaa, yavrum çok kötü üşütmüşsün sen!” demesini ve herkese nazlanıp bu ilginin sonsuza dek sürmesini istiyor. 

          Gribin en ağır safhasını geçirdikten sonra, lime lime olmuş kağıt peçetelerinle başbaşa kalınca saltanatın da bitiyor tabi. Odak noktası olmaktan çıkıp, sürekli burnunu çeken tembel bir yaratığa dönüşüyorsun. İşte bu ruh halinde olduğum dönemde; ki bence gribin en ağır safhası bu dönemdir; kitap okumaktan sıkılıp IQ seviyesi iç güveyden hallice olan telefonuma sarıldım, belki sanal dünyada aradığım ilgiye kavuşurum ümidiyle. Varlığımı kanıtlamak için sanal dünyaya “Heyyy beni unuttunuz mu? Buradayım işte, yıkılmadım ayaktayım” demek istedim çaresizce. 

          Instagram'ı tıkladım önce; kitapla ilgili olan etiketlere baktım millet ne okuyor diye. Sonra ana sayfaya geçtim, takip ettiğim insanlar ne yiyor ne içiyor acaba? “Vay canına herkes ne hoş resimler eklemiş, çok mutlu gözüküyorlar” dedim, buruşturup cebime tıkıştırdığım kağıt peçetemi alıp burnumu silerken.  “Hımm, ne lezzetli yemekler, ne şık sofralar, her gün böyle şık sofraya oturmak ne güzel bir his olmalı” diye düşündüm ve annemin sabahtan baş ucuma koyduğu büzüşmüş portakallardan bir dilim ağzıma attım. İştah kabartan resimlere, güzel manzara fonunda şık kıyafetlerle poz verilmiş mutluluk fışkıran karelere daha fazla bakmak istemedim, pıtırcıklı çoraplarım ve eşofmanlarım içinde kendimi çok paspal hissederek kapattım.

          “Hey sanal dünyanın geveze kuşu! Söyle bakalım; neler olup bitiyor senin aleminde” diye sordum twitter'a sonra. Dedi ki; “ne olsun be, cik cik!; #BugünGünlerdenGalatasaray,  #Yarınpazartesi, #ÖlümüneFener, #ÇarşıHerŞeyeKarşı, #nutellaaşkına #siyasetehiçbulaşma “
Peki o zaman ben seni rahatsız etmeyim. Hastayım biraz, merak etmişsindir belki beni diye uğradım. Derin mevzulara girmeyim şimdi. Yarın sabah işe başlıyorum uğrarım tekrar, beraber kahvaltı yaparız olur mu? " dedim. Başından savarcasına "#geçmişolsun", #herzamanbekleriz" dedi ve vedalaştık oracıkta.

          Biraz da Facebook'a bir görüneyim, bir iki face görür, karikatürlere bakar açılırım belki dedim. “Ooo bir sürü bildirim! Ne zamandır görünmüyorum ya arkadaşlarım beni merak etmiş olmalılar, canlarım yaaaa!”... Kısa bir an da olsa kendimi çok önemli hissetmemi sağlayan bildirim baloncuğunu patlattığımda oyun istekleri patır patır seriliverdi önüme. Anlaşılan kimsenin umrunda değilim burada da :( Şuraya “ayyyyy çok hastayım ama ölsem kimsenin umrunda değilim!” yazsam ilgi çeker miyim acaba? Saçmalama Dilek! Neyse ana sayfaya bir bakayım o zaman. Oooo maşallah, doğumgünleri, brunchlar, cafeler, barlar...Herkesin keyfi yerinde görünüyor. Biz burada yatak döşek yatalım, siz bozmayın keyfinizi hiç! Ben zaten bir arkadaşa bakmıştım ama aradığım arkadaş oyunlarla, gezip tozmalarla meşgul anlaşılan” diyerek atıverdim iq'sundan şüpheye düştüğüm telefonu, koltuğun üzerine...

          Kitaplığımdan bana göz kırpan "Düş Hekimi" ne kaydı gözüm sonra. Yıllar önce bir dergide görüp çok etkilenmiştim bir şiirinden ve hemen gidip edinmiştim bir kitabını. O anki ruh halime en iyi gelceğini inandığım o şiiri bulmak üzere sayfaları çevirdim. Uzun süredir görüşmediğim, dertleşmek için can attığım eski bir dostumla tekrar karşılaşacakmışım gibi içimi tatlı bir sevinç ve huzur kapladı birden. Ve işte buradaydı; hayırsız sanal dünyaya inat tüm heybetiyle sahici sahici karşımda duruyordu. Okumaya başladım satırları “dokunarak”; daha farkında olarak ve her bir satırına daha anlam yükleyerek...   

 “Basit yaşayacaksın!

Mesela susayınca, su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.

Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.

Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.

Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.

Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.

Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün

“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu fark etmeyecek abanın altında.

Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit...”


"Yalçın Ergir - Düş Hekimi 2"


          Ve sonra annemin çok da "basit"e alınamayacak bir tonlamayla çıkan sesiyle yerimden fırladım: "Dileeeeek! Hadi topla süprüntülerini de sofrayı kur!" 


26 Ocak 2014 Pazar

Tüm Özgür Ruhlara... (Oyuncak Müzesi)

Zamanı geri sarıp çocukluğunuza geri dönmeyi istediğiniz oldu mu hiç? Ama "ikinci bir şans verilsin de hayatı sil baştan yaşayım, daha önceleri yaptığım hataları yapmadan daha güzel bir hayata kavuşayım" gibi çıkarcı düşünceler için değil; sadece ve sadece çocuk olmayı ve çocukluk etmeyi özlediğiniz için. 

Hayal dünyamızı özgürce şekillendirirken ne çok eğlenirdik değil mi? Hergün yeni bir kurgu, yeni bir senaryo, yeni bir idol bulurduk kendimize. Ait olmadığımızı hissettiğimiz; büyüklerin o can sıkıcı ve sahici dünyasına şaşkın şaşkın bakarken, biz kendi dünyamızda ne mutluyduk. Ve ne kadar özgürdük, hergün yeni bir kimliğe bürünürken değil mi?

Kimi zaman dünyaca aranan yetenekli bir futbolcu olurduk, kimi zaman hayat kurtaran bir doktor. Bazen şefkatli bir anne, bazen insanların hayran hayran baktığı bir pop star. Kimimiz elinde direksiyon, hın hınnn motor sesi efektiyle (kendi efektimizi de kendimiz yapardık) usta bir şoför; kimimiz -her ne kadar büyükler bu durumu garip karşılasa da- caddeleri pırıl pırıl yapan bir çöpçü (e çünkü kamyonları çok ilginçti değil mi?). Her ne olursak olalım, işinin ehli olan bir profesyonel gibi tavırlar takınırak, büyük bir ciddiyetle görevimizi icra ederdik. Bizim  masum hayal dünyamızda başarısızlığa ya da herhangi olumsuz bir şeye yer yoktu çünkü.

Kendi şekillendirdiğimiz hayal dünyamızda, olmayı istediğimiz kimliklere bürünmemizde bize yardım eden eski dostlarımız vardı bir de, hatırladınız mı? Büyükler "Oyuncak" derdi onlara hani. Kimimiz şanslıydı, büyükleri hediye ederdi bu dostları; kimimiz de çok yaratıcıydı yoktan var ederdi onları. Çok pahalı uzaktan kumandalı bir arabayı kullananımız da, küçük bir çakıl tanesini kendi kafasında canlandırdığı son model bir otomobilmiş gibi kullananımız da aynı yere yolculuk ederdi aslında; kendi hayal dünyasına.

Yıllardır gitmeyi çok istediğim; Sunay Akın'ın bizlere armağan ettiği İstanbul Oyuncak Müzesi'ne gitme fırsatı bulduğumda, o çok özlediğim bu yolculuğa tekrar çıkmış gibi hissettim yıllar sonra. Sevgili arkadaşlarım Nazan, Abdullah, Tuğba ve Süleyman ile birlikte eski dostları ziyaret ettik. Her bir odada ayrı bir tema olacak şekilde dizayn edilen müzenin büyüsüne kapılıp hem kendi çocukluğumuza geri döndük hem de yüzlerce yıl öncesinden itibaren, dünyanın dört bir köşesinde yaşamış olan tüm çocukların hayal dünyalarıyla tanıştık. Oyuncakların arasına serpiştirilmiş, görünce hatırlanan ya da çıldırırcasına "Aaa şunu hatırladın mı?" şeklinde dürtülerek birbirimize zorla hatırlattığımız o samimi, ince ayrıntılara hayret edici gözlerle baktık.

Çocuk ziyaretçiler ağırlıklı gibi görünse de o büyülü köşke adımınızı attığınız anda yaş seviyesi eşitleniyor. Öyle ki; çook eski günleri hatırlatan duygu ve düşüncelere sahip oluyorsunuz. Çocukça bir hisle "o benim olmalı, onunla oynamalıyım" diyorsun gördüğün o muhteşem Alman bebekevi için mesela. Tıpkı çocukluğunuzda inandığınız gibi oyuncakların bir ruh taşıdığına inanıyorsunuz tekrar. Kimse onlarla oynayamadığı için her birinin size üzgün üzgün baktığını farkediyorsunuz ve bir yandan dokunamadığınız o oyuncaklar için, bir yandan da kendiniz için üzüntü duyuyorsunuz. Onlarla oynayıp, yeni yeni kimliklere bürünerek özgürlüğünüze yeniden kavuşmak istiyorsunuz.


Bu tür renkli, gelgit hisler ve düşünceler geçerken içinizden, tekrar bir çocuk gibi hissetmiş olduğunuzun farkına varıyorsunuz. Bu farkındalığın vermiş olduğu yarı mutluluk yarı hüzün hissiyle oradan ayrılırken de Sunay Akın'ın bir cümlesini düşünüp, onu taa yüreğinizde hissediyor ve ona minettar kalıyorsunuz;

“Özgürlüğü elinden alınan çocuğa “büyük” derler”

Her zaman "özgür" kalmak dileğiyle...


31 Aralık 2013 Salı

Yenile Bizi Yeni Yıl

Ne güzel bir kelimedir "yeni". Yeniyle başlayan her kelime umut verir insana, hayal kurdurur, mutluluk verir, etrafa ışık saçar. Türk Dil Kurumu "bilinmeyen, tanınmayan" şeklinde tanımlasa da “yeni”yi; biz bu bilinmezliği nedense hayra yorarız hep. "Yeni iş", "yeni ev", "yeni araba", "yeni sevgili", "yeni yıl"..bize hep güzellik getirecek diye bekleriz. Çünkü bizim sözlüğümüzde "yeni" demek "umut" demektir.

İşte bu umutla, bu yenilenme arzusuyla kucaklarız her gelen yeni yılı. Yıl içinde ne yaşanırsa yaşansın, ne badireler atlatılırsa atlatılsın yıl sonları hepimiz genellikle aynı ruh halinde oluruz. İçimiz; " Dönülmez akşamın ufkundayız, vakiiiit çoook geeeç!" eşliğinde garip bir burukluk yaşasa da kimi zaman; dışımız, kıpır kıpır; "Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl bizlere kutlu olsun" şarkısıyla coşmuştur elimizde olmadan.


Hiçbir zaman istediğimiz gibi çılgınca bir yılbaşı gecesi geçiremesek de,  mandalina soyarak büyük ikramiyeyi hayal etmek, sıcacık yuvamızda ailemizle çekirdek çitletmenin verdiği huzur eşliğinde yeni bir yıla girmek, alışagelmiş bir mutluluk olmuştur bizim için.


Bu sene bu alışagelmiş huzurdan biraz uzak; biraz şaşkın, biraz endişeli giriyoruz yeni yıla. İçimiz de dışımız da “Dönülmez akşamın ufkundayız” ı söylüyor sanki umutsuzca. Ülke olarak bir hayli karmaşık bir süreçten geçiyoruz çünkü. “Büyük ikramiyeyle kaç tane daire alınır?” haberleri verilmeye ihtiyaç duyulmayacak kadar gündemimiz meşgul diğer yılbaşlarından farklı olarak. Herkes “ayakkabı kutusuna kaç milyon dolar sığabilir?” bunu konuşmakta çünkü.On küsur yıldır yayınlanmasına rağmen tek bölüm bile izlemediği Kurtlar Vadisi'nin ikiyüz bilmem kaçıncı bölümünü rastgele izleyen biri gibi bilinçsizce izliyoruz bu yaşananları çoğumuz bu günlerde. Bu sebeple biraz şaşkınız ve kaygılıyız. İnsanın içini kıpır kıpır eden yenilik coşkusuyla değil de insanı huzursuz eden çaresiz bir güvensizlikle giriyoruz yeni yıla bir bakıma.

Bedduaların havalarda uçuştuğu böyle bir ortamda, ne kadar gerçekleşmesi güç gibi görünse de "dualar bizimle olsun" diyerek ve içimdeki Pollyanna'ya selam vererek  herkese güzelliklerle dolu yeni yıl dileklerimi sunuyorum;


Ülkemize; dürüst, çalışkan, güven veren bireyler...

Bize; demokrasi, refahlık, eşitlik, özgürlük, dirlik, birlik...

Çok çalışana; çok para, çok tatil, az stres...

Çok sevene; çok mutluluk, çok kahkaha, az ayrılık...

Çok gezene; çok yol, çok yol arkadaşı, çok ayakkabı...

Çok okuyana; çok kitap, çok bilgi, az kaygı...

Çok yiyene; çok yemek, az kilo, çok tatlı...

Hastalara şifa, dertlere deva...

İsteyen yüreklere aşk, isteyen kucaklara bebek...

Yüzlerde saklanamayan tebessümler, hafızalardan silinmeyecek güzel günler...

Herşeye rağmen;

Mutlu olsun insanlar, mutlu olsun tüm evren
Yeni yılda hep birlikte, yeni yılda hey, hey...
Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl bizlere kutlu olsun,
Yeni yıl, yeni yıl, yeni yıl sizlere kutlu olsun!



 

10 Kasım 2013 Pazar

Atam'a...

İsterdin ki; gidişinin yetmişbeşinci yılında, herşey senin hayal ettiğin gibi farklı olsun:
Her birimiz eşit şartlarda, eşit haklara sahip olalım;
“Türk-Kürt”, “Hristiyan-Müslüman”, “Alevi-Sünni” şeklinde parça pinçik bölünmek yerine “Türkiyeli” olabilelim.

“Kızlı-Erkekli”, “Türbanlı - Mini etekli” diyerek yaftalanmak yerine sadece ve sadece “insan” olarak değer görebilelim;

Halkının “Yüzde ellisine” kin ve öfke besleyen bir iktidar yerine “Yüzde yüzüne”  eşit demokrasi dağıtabilen bir iktidara sahip olalım;

Birbirleriyle didişen değil de halkın gerçek sorunlarını çözebilmek için didinen siyasetçilere sahip olalım;

Ah be Atam! Istersin tabi. En doğal hakkın bu senin.  Sen ki; yok olmak üzere olan bir milleti uyandırmakla kalmayıp, diğer ülkelerdeki haksızlıklara uğrayanlara da ilham kaynağı olmuş, dünyanın hayran kaldığı bir lidersin. Bizler de senin hayata zamansız veda ederken aklının kaldığı evlatların değil miyiz? Bizler senin umudun, geleceğin, hayallerin değil miyiz? Bizler, omuzlar üstünde taşınmaya layık gördüğün kadınların, Cumhuriyeti emanet ettiğin gençlerin, egemenliği armağan ettiğin çocukların değil miyiz? Başka kimden bekleyeceksin yarım kalan hayallerinin gerçekleştirilmesini?

Evet Atam bizler onlarız. Hitabe'de seslendiğin "Türk Gençliği"yiz. Hayal ettiğin kadar çağdaş, demokratik ve refah bir ülke olmayı beceremediysek de istiklal ve Cumhuriyetimize karşı en az senin istediğin kadar duyarlıyiz. Bu konuda gözün arkada kalmasın, merak etme sen. Demokratik ve refah bir ülke olmak bizim elimizde olduğu zaman onu da olacağız kuşkun olmasın sakın. Sen de görüyorsun ki ahval ve şeraitler şu anda çok müsait değil buna, bazı konular bizim boyumuzu aşıyor Atam.

Aslında çoğunluğumuz tam da senin hayal ettiğin gibi; Türk,  Kürt,  Laz, Rum, Ermeni, Çerkez, Yahudi... olarak tek bayrak altında "Kızlı-Erkekli", "Türbanlı - Türbansiz" kardeşçe, asil asil yaşamaya çalışıyoruz ama bizim aklımızin ermedigi bir dolaplar dönüyor ve hooop kendimizi bir kargaşanin icinde buluveriyoruz. 
Ne hikmetse bu kargaşalar da seni anmamiz gereken günlere denk geliyor. "Geliyor da ne oluyor?" diyeceksin. Birşey olduğu yok Atam. Böyle olayların ardından biz seni daha iyi anlıyor ve seni daha çok özlüyoruz, hepsi bu! 





18 Ekim 2013 Cuma

Bol Kırmızılı Bayramlar

“İnsanın ana vatanı çocukluğudur” der Doğan Cüceloğlu. Çocukluğunu doyasıya yaşayamamış kişilerin mutlu birer yetişkin olması çok zormuş. Kimi çocuklar ana vatanlarında gurbetteymis gibi yaşasalar da istisnasız her çocuğun mutlu olduğu  yegane zaman dilimidir bayram günleri.

Bir yetişkinle bir çocuğun bayramı karşılama heyecanı ne kadar farklı görünse de kafalarında oluşan bayram imajı aynıdır esasında. Tek farkı çocukların bu basit mutlulukları yaşayacak olması yetişkinlerin ise aynı mutlulukları özlüyor olmasıdır.Yıllar geçtikçe “Nerede o eski bayramlar” diyerek hayıflanmanın sebebi de çektikleri bu "sıla" özlemidir aslında.  

Bayramı bayram yapan olgulardan ve çocuğu, yetişkini aynı payda altında birleştiren sevinçlerden biri hatta en önemlisi de tatil sevincidir. Kabul edelim ki yeni yılın ilk takvimini karşımıza aldığımızda o peş peşe dizilmiş sihirli kırmızı günlere bakmak oluyor ilk işimiz.

İşte yıllardır özlemini çektiğimiz dokuz kırmızılı Kurban Bayramı tatili,  “Keşke hep böyle olsa” dedirten, tadından yenmeyen bir İstanbul, yağmurlu ama huzurlu bir hava, sıcacık ve bayram temizliği kokan bir ev ve bir türlü yapmaya fırsat bulamayıp hep ertelediğim, kafamın içinde çığ gibi büyümüş olan “Yapılacaklar Listem”... Bu yaşımda bir bayramdan daha ne beklerim ki?

Bu uzuuuuun ama bir o kadar da doyumsuz olan bayram tatilinde “İster Ana vatanında yetişsin ister gurbette, insan her yaşta mutlu olmayı hak ediyor” diyerek kendime vakit ayırmaya ve bir hayli kabarmış olan bu listeyi biraz rahatlatmaya karar verdim ben de. Önceliği ruhuma iyi gelecek olan maddelere vererek  listemde yer alan maddelerin yanlarına bir bir yapıldı tiki atıvermeyi başardım sonunda. 

-Uzun süredir “oku beni oku beni” diye beynimi kemiren kitaplarım,

-İhmal ettiğim yetmezmiş gibi bir de “Nankör” olarak üstüne suç attığım “İngilizce” videolarım, şarkılarım, kitaplarım...

-Parmaklarımın lezzetinden birşey kaybetmediğini bana hatırlatan “Şekerparem”

-Hatta yemek konusunda fena da sayılmazmışım diyerek Ayşe Tüter havalarına bürünmemi sağlayan ve teyzemden tarifini aldığım ama bir senedir yapmayı ertelediğim Makarnalı Su Böreğim

-Her ay en az bir kere büyük bir şevkle başlayıp hep yarım bıraktığım pilatesim. 

- İlk gösterimini kaçırdığım için çok üzüldüğüm ama  bir lütuf gibi ikinci kez vizyona giren “Kelebeğin Rüyası”

-Ertesi günü iş olmadığı için gönül rahatlığıyla seyredebildiğim “Muhallebi Kafa” “Makina Kafa” gibi bilimum Okan programlarım

- Daha sonra bir ayar çekmek üzere bir kenarlara attığım ve saçma sapan bulup kendi kendime eğlendiğim yazılarım.

 Yeteri kadar olmasa da hepsiyle tek tek ilgileniverdim. Bu durum ne zamandır içimi kemiren suçluluk duygusundan kurtulmamı sağladığı gibi kendime vakit ayırabildiğim için  kimseye müdanası olmadan kendi harçlıklarıyla istediği oyuncağı alabilen küçük bir çocuk gibi mutlu ve gururlu hissetmemi de sağladı ayrıca. Bana bu tatilden her ay versinler, değil “Yapılacaklar Listem” her türlü listeyi altüst ederim ben be, peh!

Bayramın bu son deminde, genci, yetişkini, yaşlısı herkesin bayramını Ana vatanlarındaymış gibi geçirmelerini umuyor ve nice bol kırmızılı bayramlar diliyorum...


NOT:

Sevgili blog okurlarım, biliyorum şimdilik çok fazla değilsiniz ama üzerimdeki sorumluluğunuzu hissettiğimi bilmenizi isterim. Örneğin Tarihi Yarımada'yı anlatan ''Gezistanbul” yazı dizimi tamamlayamamış olmam beni kahrediyor. Bu da Yapılacaklar Listem'in en baş köşesinde yer alıyor emin olabilirsiniz. Hoş, sizden de “ Heyecanla bekliyoruz”, “Yalvarıyoruz”, “Uykularımız kaçıyor, acaba nerelere gidip analtacaksın? “ tarzında kamçılıyıcı eleştriler de gelmiyor zaten ama hani olur da bıyık altından  “ Hımmm, bu Gezistanbul da yarım kaldı, bakalım tamamlayabilecek mi” diye takipteyseniz eğer, şunu belirteyim ki; bunun için biraz keyfimi bekleyeceksiniz. Çünkü bu bol kırmızılı tatil bana çoook iyi geldi ve bu aralar gezi değil de evime kapanıp ne bulursam okuma modundayım. 

3 Eylül 2013 Salı

Eylül


Acısıyla tatlısıyla bir yazın daha sonuna geldik. Kıştan önce son çırpınışlarımızı sergilediğimiz ayların en sevimlisi olan Eylül ayına girmiş bulunmaktayız. Severim Eylül'ü, bende hep uzuuun bir tatilden yuvaya dönüş duygusu yaratmıştır. Göçebe hayattan yerleşik hayata geçiş, yazlıklara vurulan kilit, kürkçü dükkanına geri dönüş. Eylül demek tam kapasite İstanbul demek.

Hem "Çok gezdin kır dizini azıcık da evinde otur" demek hem de " ayyyy kış gelmeden şuraya da gitsem fena olmaz" düşüncesiyle kalan son enerjini de son damlasına kadar tüketmeye çalışmak demek. Eylül demek tatlı bir telaş demek.

Karıncalar gibi çalışmak demek Eylül; kavanoz kavanoz turşu, domates püresi demek öpülesi anne eliyle hazırlanan. Yeni sezon dizi fragmanlarını izlerken annenin önüne koyduğu fasulyeleri kırmak, bezelyeleri ayıklamak demek. Eylül demek sıcacık bir yuva demek

Eylül demek özlediğin rüzgara sarılmak demek. Çoook yazlık olan kıyafetlerini "çıkın bakiim siz" diyerek bir köşeye ittirip, yazın başında aynı muameleyi yaptığın ve şimdi kedi yavrusu gibi sırnaştığın gömleklerine, hırkalarına, kot ceketlerine tekrardan, utanmadan, yüzsüz yüzsüz dolabının en çok kullandığın köşesinde yer açmak demek. Eylül demek her telden çalan gardolap demek.

Eskiden kalma tanıdık kokular demek biraz da Eylül; reçel kokusu, kaynatılmış domates kokusu, kömür kokusu, kalem-silgi kokusu, yeni alınmış kitap-defter kokusu, beslenme çantasına konulan sabunlu bez kokusu gibi, duyduğunda çoook eskilere götüren kokular demek Eylül

Güzel aydır Eylül, başına buyruktur. Bazı sene yaza daha yakın durur, bazı sene kafası atar sonbaharı çağırır deli deli eser durur. Ne yaz olabilmiş ne de sonbahar ama güzeldir Eylül güzeldir; yenilik getirir bize, ferahlık verir. Bazen eskiye götürür bizi, eve girdiğinde reçel kokusunu duyduğunda hissettiklerin gibi; bazen de gelecekle ilgili merak uyandırır  "Acaba yeni sezondaki diziler nasıl olacak?" "Bizim takımlar avrupada ne yapacaklar?" gibi deli sorular eşliğinde. Eylül  biraz da "nerede kalmıştık?" demek. Dizilere, maçlara, filmlere hatta okuduğun kitaba kaldığın yerden devam etmek demek. Güzeldir Eylül güzeldir. Merak demişken; futbol pek umrumda değil de Kuzey Güney artık yok ya, bu sene ne izleyeceğiz biz yahu?