Wikipedia

Arama sonuçları

6 Ağustos 2013 Salı

Gezistanbul 1 (Hipodrom, Ayasofya)


Hep imrenmişimdir işi, dünyayı gezmek ve gezdiği yerleri başkalarına anlatmak olan kişilere. Yeni yerler keşfetmek ve ilk defa adım attığı topraklardaki yerli insanlara şirinlik yapıp, onlara mikrofon uzatarak “Maraba Turkiya!” dedirtmek uzaktan bakıldığında hep eğlenceli gelmiştir gözüme. Hele bir de çarşı, pazar, lokanta dolaşıp yeni tatlar deneyip “Mmmmm, buraya gelirseniz buranın meşhuuuuuuur bir yerel  lezzeti olan Kai Phad Met Himmaphan yemeden gitmeyin, sakın ha! Arkanızdan ağlar sonra “ gibi tavsiyelerde bulunmak yok mu? İnsanın Vedat Milor olası geliyor.

Ne zamandır yazı yazmak gelmiyordu içimden, havalar malumunuz, insanı sürekli tatil köyündeymiş modunda gezdiriyor. Ne çalışmak, ne okumak, ne yazmak ne de normal zamanlarda her normal insanın yaptığı başka uğraşılarla ilgilenmek istiyor insanın canı. Sadece ve sadece gezmek istiyor insan. Genelleme yaptım belki ama en azından ben öyleyim. Blog sitelerine şöyle bir göz gezdirdiğimde en içimi açan bloglar gezi blogları oldu. Hem vakit darlığı hem de sponsor yokluğundan dolayı yaşadığım şehri anlatan bir yazı yazmaya ve bu yazı için de gözlemci bir tavırla İstanbul’u gezmeye karar verdim ben de. Bu konu beni havalar serinleyinceye, ben başka bir uğraşıya sarana kadar idare eder diye düşünüyorum. İçinde bulunduğum şartlara en uygun olanı ve ruh halim için en sağlıklı olanı bu bence. Bir Vedat Milor olamasam da -sırf bir öğün yemek için onca yolları tepmek bana çok da mantıklı gelmiyor çünkü- Saffet Emre Tonguç olma yolunda ilk adımı atmışımdır belki bu kararla, kim bilir? Öyle ya! Dünyanın en güzel şehrinde yaşıyorum ben; denizse deniz, kültürse kültür, medeniyetse medeniyet. Tatile, seyehate dair ne ararsan hepsinin alası mevcut. Çık bir Sultanahmet Meydanı’na yanına gelen seyyar satıcılar seninle Sultanahmet İngilizcesiyle konuştuklarında, turist ruhuna bile bürünüveriyorsun bir anda. O kadar turistin içinde olma psikolojisiyle, neredeyse “Ben var gelmek İstanbuuuu birinci” diyecek kıvamda oluyorsun. Sonra yaşadığın şehri ne kadar biliyorsun da özeniyorsun dünyanın öbür ucundaki yerlere


Bir Byzantion Masalı

İstanbul’un kuruluşuyla  ilgili çeşitli efsaneler dönmekte ama bana en eğlenceli geleni şöyle; bundan asırlar önce Yunanistan’ın Megara kentinde yaşayan asi ruhlu Byzas adlı genç, yaşadığı kentteki baskıya dayanamayarak yandaşlarıyla birlikte yeni bir kent kurup özgürlüklerini ilan etmek isteyerek yola koyulmuşlar. Yola çıkmışlar çıkmasına ama nereye gideceklerini, nereye yerleşeceklerini bilmiyorlarmış. “Yola çıktık artık gençler, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, en iyisi bir bilene danışalım” diyerek  o zamanların ünlü bir kahinine sorup danışmış Byzas, nereye kent kurması gerektiğini. Hayalimde nedense Tuncel Kurtiz olarak canlandırdığım kahin, Byzas'a gayet esrarengiz bir ses tonuyla “ Kentini kuracağın yer, Körler Ülkesinin karşısı olacak yeğen. Unutma, Körler Ülkesi’nin karşısı!” demiş.  

İpucunu alan Genç Byzas ve yaverleri tekrar çıkmışlar keşfe. Aramışlar, taramışlar fakat “Körler Ülkesi” diye bir yeri ne duyan varmış ne gören ne de bilen. “Bu kahin bizle dalga geçti herhalde. Anam! Bacacıklarıma da kara sular indi, azcık şurada oturup dinlenelim yoldaşlar “ diyerek deniz kıyısında olan bir kayaya oturuvermiş bizim Byzascık. Sonra etrafına bakmış ve gördüğü manzara karşısında nutku tutulmuş “Vay arkadaş manzaraya bak ! Akşamları burada ne güzel demlenilir he! Arkadaş ne insanlar var ya, böyle cennet gibi bir yer dururken, şu karşıdaki derme çatma yerde yaşanır mı yahu? Oradaki insanlar kör mü acaba? Burası dururken orada yaşamak için kör olmak lazım" diye bağırmış. Sonra birden Kahin’in sesi yankılanmış kulaklarında “Körler Ülkesi’nin karşısı! Körler Ülkesi’nin karşısı! Körler Ülkesi’nin karşısı!” Sonra “Evreka! Evreka!” nidaları falan filan işte.

Rivayete göre Byzas’ın soluklanmak için durduğu yer Sarayburnu; Körler ülkesi diye yakıştırdığı yer de İstanbul’dan çok önce yine aynı Megara kentinden gelenler tarafından kurulan “Khalkedonia” yani bugünkü adıyla Kadıköy’müş. Böylece kurcusundan ötürü "Byzantion" (Byzas’ın şehri) adı verilen kent Sarayburnu civarlarında kurulmuş.

Byzas'ın oturduğu yerde oturuyor olabilirim. Ben Byzas'tan daha şanslıyım ki soluklanayım diye cafe yapmışlar

Tarihi Yarımada

Şimdi bu hikayeyi size niye anlattım? Kafamdaki düşünce İstanbul'la ilgili bir yazı hazırlamaktı fakat İstanbul bir kaç yazı dizisine sığmayacak kadar büyük bir şehir. Ayrıca dipsiz bir tarihe ve anlatmakla bitmeyen  efsanelere sahip. E benden de bu kadar uzun bir yazı dizisini tamamlayacak gezi yazarı olur mu çok da emin değilim açıkçası. Birkaç semt, müze anlattıktan sonra başka konulara merak sarabilecek, okuyucu kitlemi merakta bırakarak bambaşka konulara yelken açabilecek potansiyel var bende çünkü. Bu sebeple İstanbul'dan ziyade, az önce okuduğunuz satırlarda adı Byzantion olarak geçen bölge yani İstanbul'un şehir olarak kurulduğu Tarihi Yarımada'yı gezip anlatmak istedim. Gezme eylemi tatil ihtiyacıma, anlatma eylemi de yazamadığım için duyduğum suçluluk hissine iyi gelir diye düşündüm özetle.


Tarihi Yarımada Haritası


"Eğer dünya tek bir devlet olsaydı başkenti kesinlikle İstanbul olurdu" demiş Napolyon. Bu sözü İstanbul'u her gezdiğimde onaylıyor ve bu güzel şehirde doğup büyüdüğüm için kendimi çok şanslı hissediyorum. İstanbullu olmanın hakkını vermek gerekir diyerek İstanbul'u keşfe İstanbul'a ilk defa gelen bir turist şaşkınlığıyla Sultanahmet'ten başlamak istiyorum.

Hipodrom

Her gördüğümde kafamda "eskiden teee buralaada atlaa goşturuveriyolaamış" düşüncesi oluşturan meydan; Bizanslıların Hipodrom'u, Osmanlıların At Meydanı, şimdilerin Sultanahmet Meydanı. Fazla söze gerek yok elceğizimle çekip hazırladığım fotoğraflarla (fotoğrafların amatörlüğünden de anlayacaksınız zaten) işte size Sultanahmet...


Sultanahmet Meydanı

Misss.....

Serinlik hissi

Bazen "Bi de burda çek panpa!" diyerek poz verirsiniz

Bazen bir bankta oturup arkadaşlarınızla sohbet edersiniz

Bazen de çimlere yayılırsınız

Dikilitaş: M.Ö 15.yy da yaptırılıp Karnak Tapınağı'na diktirilmiş. M.S. 357 Roma imparotoru II.Constantius İskenderiye'ye M.S. 390 ylında da I.Theodosius gemi ile Hipodrom'a yani bugünkü yerine getirtmiş. Bu yüzden üzerinde Mısır ve Doğu Roma medeniyetlerine ait izler taşımaktadır. Taşın iki ayağında kabartma olarak muharebe ve meclis resmi vardır. Diğer ikisinde de Rumca ve Latince Theodosius'u öven yazılar bulunmakta.

Dikilitaş'ın alt kısmının yakından görünümü

M.Ö. 479'da Delfi'deki Apollo mabedine dikilen Yılanlı Sütun'u İstanbul'a 324 yılında imparotor Konstantin getirtmiş. Bu sütunun şehri sürüngenlere ve böceklere karşı korumak için büyülü güçlere sahip olduğuna inanılırmış. Sadece birbirine dolanmış gövdeleri kalan  3 bronz yılanın kafalarından ikisi kayıpmış, üçüncü kafa ise İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunmakta.
Örme Dikilitaş




İki Dinin Buluşup Harmanlandığı Yer: Büyüleyici Ayasofya...


Bizim bildiğimiz 537 yılında Bizanslı Justinyen tarafından yaptırılan Ayasofya'nın aslında aynı yere yaptırılan üçüncü Aya Sofya olduğunu biliyor muydunuz? İlk ikisi 360 ve 415 yıllarında yaptırılmış fakat isyanlar sırasında yıkılmış. Jüstinyen de "Buraya şanıma yakışır bir kilise yapın! Acımayın paraya, diğer imparatorların yaptırdıkları gibi dandik olmasın!" diyerek bu görkemli yapıyı yaptırıvermiş.

E biz de gidip bakalım o zaman!

Girişte bu yazıyla karşılaşıyorsunuz. Fatih İstanbul'u fethedince ilk işi Ortodoks dünyasının merkezi sayılan bu kiliseyi fethin nişanı olarak camiye dönüştürmek olmuş. O yıllarda zaten bir hayli bakımsız olan bu kiliseyi önce bir bakımdan geçirten Fatih, insan figürlü mozaikleri sıvayla kapattırmış, yerleri halıyla kaplatmış, minare ekletmiş, mihrap çevresine Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örneklerini ekletmiş ama yunanca "Kutsal Bilgelik" anlamına gelen ismine hiç dokunmamış 1934 yılına kadar Ayasofya Camii olarak anılmış bu yapı. 

1930 ile 1935 yılları arasında bakım çalışması nedeniyle kapatılan Ayasofya 1935 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün isteği ve Bakanlar Kurulu'nun kararıyla müze olarak halka açılmış. Yerdeki halıların kaldırılmasıyla mermerler, sıvaların kaldırılmasıyla mozaikler tekrar gün ışığına çıkarılmış. Her iki dinden de izler taşıyan 1500 yıllık büyüleyici bina günümüzde Ayasofya Müzesi olarak anılmakta.

Bir türlü bitmeyen tadilatlar nedeniyle iskelelerle karşılaşsanız da etkileyiciliğinden ödün vermiyor

Büyülendim

Yoruldum

 Evet sevgili okurlarım, "Gezelim Görelim" ruhuyla karşınıza çıktım bu sefer ve ilk durak Sultanahmet Meydanı, ikinci durak Ayasofya Müzesi'ydi. Gezistanbul maceralarım devam edecek.Tarihi Yarımada'yı bir solukta anlatmak isterdim fakat "Arayı fazla açtım" telaşı ve "Uzun bir yazı oldu galiba sıkılacaksınız" kaygısıyla burada bir mola vermeyi uygun gördüm. Ben azıcık soluklanırken sizler de yazı dizimin ilk bölümünü okumuş olursunuz ve sonra Tarihi Yarımada turuna kaldığımız yerden devam ederiz olur mu canlarım?



26 Haziran 2013 Çarşamba

Geleceğe Notlar

Son günlerde yaşadığımız olaylarla ilgili olarak olur da yüzlerce yıl sonra tarihe ışıklık edecek hiçbir belge kalmaz endişesi ve torunlarımıza sağlam, güvenilir bir belge olması düşüncesi ile Gezi Parkı olayları ile ilgili yazmaya devam etmeye karar verdim. Olayın siyasi dokümantasyonu kayıtlarda mevcut zaten ben bu yüzden magazinsel tarafıyla ilgilenip gelecek nesillere bu yönde belgeler bırakmak istiyorum.  Zaten tarihi kayıtlara bakarsak, savaş, ayaklanma, fetih falan filan; çok sıkıcı değil mi? Hiç halkın gözünden bakılmış samimi bir belge yok. Örneğin Patrona Halil isyanında dönen Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'yla ilgili geyikleri çok merak ediyorum ben. Bir kişinin de aklına gelmemiş "şu geyikleri bir not edeyim de gelecek nesiller faydalansın" diye. Siyasi yazıları sevmediğimden, ben size olayın biraz da magazinsel tarafından bir pencere açmak istiyorum. Zira sosyal medyada bulunan kayıtların geleceğinden endişeliyim.  Evet belki Orhun Abideleri gibi Türk tarihi açısından olağanüstü bir yazı sayılmayacak ama gelecek nesillere en azından fosforlu kedi gözleri kadar yol gösterici olabilir belki.

Fotoğraf: Nihat Odabaşı

Son Durum


Direniş de başbakanın inatçı ve sert tavırları da hala devam etmekte. Olaylar  daha da dallanıp budaklandı. Başbakan plebisite (Not: plebisit kelimesi ve anlamı Türkler'in çoğunluğu tarafından bu olaylar sırasında idrak edilmiştir) gidilebileceğini söylemesine rağmen sert üslubundan vazgeçmeyerek insanların tepkisini çekmeyi sürdürdü. Annelere "Çocuklarınıza sahip çıkın!" demesinin ardından tüm anneler taksime giderek halay çekti. 



Başbakan bu olaylara karşı "Yıkılmadım ayaktayım yerli ve dış mihraklar görsün, direnişçilerle baş başayım" havasıyla "Milli İradeye Saygı Mitingi" adı altında ülkenin çeşitli yerlerinde mitingler yaptı ve de yapmakta. Her mitingden sonra insanların tepkisini daha fazla çekmeyi başarıyor. İnsanlar tepkilerini de değişik protestolar icat ederek gösteriyorlar. Tüm dünyaya örnek olan bir protesto tarzı yakaladık. Hatta bizden sonra otobüs bileti zammına protesto eden Brezilyalılar "Aşk bitti! Burası artık Türkiye!" sloganıyla direniş yaptı. Duran adam, duran adamın karşısında duran adam, piyona çalan adam (bu arada gözaltına alınan piyano da tarihi kayıtlara geçilsin lütfen, atlamayalım) amuda kalkan adam, bikinili kadın gibi protestolar gerçekleşti fakat en yankı uyandıranı "Duran adam"dı.



Gezi parkı olayları nasıl sonuçlanır, ülkeyi siyasi ya da sosyo-ekonomik açıdan nasıl etkiler şu anda fazla kestiremiyoruz, yalnız sosyo-kültürel açıdan şu kadarını söyleyebiliriz ki; Türk mizahı literatürüne çok şey eklendi bu zaman zarfında; hülooğ, oukl gibi başka dillere çevirmekte zorlanacağımız  yeni kelimeler ve hatta "fosforlu kedi gözleri" gibi ilginç tamlamalar da sanal lügatımıza giriverdi mesela. Bir kıl, tüy meselesi var ki o konuya hiç bulaşmak istemiyorum. Sosyal medya insanının diline düşeceğine git kendini tomanın altına at daha iyi. -Bu arada yeni bir ata sözünü de ben oluşturdum şu anda, bu da kayıtlara geçilsin lütfen-


Ölenler, yaralananlar, psikolojik travma geçirenler oldu. Ülke genelinde psişik bir havadayız hepimiz. Herkeste bir asilik, bir hak arayışı sormayın gitsin. Geçenlerde güler misin ağlar mısın tarzında bir olay izledim haberlerde. Okula giderken araba çarpması sonucu hayatını kaybeden bir yavrumuzun haberini yapan muhabir etraftaki vatandaşlarla röportaj yaparken mikrofon uzattığı komşu teyzede de gördüm o devrimci ruhu. Olayın neden kaynaklandığını, acil olarak bir geçit yapılması gerektiğini gayet sade ve içten bir dille dile getirdikten sonra arkasında yer alan, kameralara "hangi kanal acaba" dercesine meraklı gözlerle bakan üç kişiye dönüp, coşkulu bir şekilde " Hadi ayaklanın!" dedi. Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. Ülkece geç kalınmış bir devrimci ruha büründük velhasıl kelam.

12 Haziran 2013 Çarşamba

Ne olacak bu memleketin hali?

Aslında sizlere tatilden, çiçek,böcek gibi lay lay lom konulardan bahsetmek isterdim, ama son günlerde yaşadığımız olaylar, hepimizin içinde birtakım duygular biriktirdi. Ben de "ne olacak bu memleketin hali?" endişesine kapılıp siyasi konular tarzım olmamasına rağmen bu olanlara duyarsız kalamayıp düşüncelerimi paylaşmak istedim.

Gezi parkı Topçu Kışlası görünümlü AVM Olsun mu ? 


Taksim'i severim, öğrencilik yıllarımdan beri arkadaşlarımla gittiğim, İstanbul'da doğup yaşayan her insan kadar anıları olan biriyim, ama doğrusunu isterseniz Gezi Parkı'na uğramışlığım bir elimin parmak sayısı kadar azdır neredeyse. Gezi Parkı'nın Topçu Kışlası'na dönüştürülüp dönüştürülmemesi benim hayatımı fazla etkilemeyecek ama insanları gazlarla zehirleyerek Topçu Kışlası yapma fikrini dayatmaya çalışan bir hükümet var ise zaten benim hayatımı hiç değiştirmeyecek olan bu kışlayı ben de istemiyorum o zaman. "İnatsa inat, hadi bakalım" diyor insan ister istemez.
Oraya tarihi bir yapıyı tekrardan (!) yapmak, ülkeyi nevrotik bir duruma sürükleme pahasına, bu kadar önemli mi yani? Gezi Parkı'nın durumundan memnun değilseniz eğer, park olarak restore edin o zaman. Sonuçta orası da tarihi bir park olma yolunda ilerliyor. Ne bileyim turistik bir park yapın mesela.Öyle çok da çılgın bir proje olması gerekmiyor insanları memnun etmek için. Bu çözümler bizim aklımıza geliyor da neden sizin aklınıza biber gazı geliyor? 

Özgürlük Meselesi


Aslında sorunun Gezi Parkı meselesi olmadığını her iki taraf da bal gibi biliyor.Sorun "Özgürlük" meselesi.
Biz Türkler her şeyi sineye çekebiliriz. Ekonomi yerlerde sürünür, dünyanın en pahalı benzinini kullanırız, bankalarımız hortumlanır da yine de zamlarla ayakta durmaya çalışırız kimsenin gıkı çıkmaz, hatta bunların mizahını yapar eğleniriz. Deprem olur, sel olur herkes birbirine kol kanat gerer, devletten beklenmesi gereken yardımların alasını birlik içinde halk olarak biz gerçekleştiririz, onunla da kalmaz çevremizdeki komşularımıza da yetişiriz, devletin baş edemediği terör belasına kınalı kuzularımızı kurban ederiz, şehirlerimizde bombalar patlar günahsız bebeleri ellerimizle kara topraklara veririz yine de başımız önde vatan sağ olsun deriz. Amaaaaaaa! Göçebe genlere sahip bir toplum olarak özgürlüğümüzü "YEDİRTMEYİZ ! "  Tarihte de böyleydi her zaman böyle olacak. Osmanlı'nın en dip dönemlerine kadar direnen Türkler, birilerinin himayesine gireceğini anladığı anda "çıldırmadı mı?" Bizim de en hassas damarımız bu. Basmayın bu damara! 

Fikir ayrılıkları olabilir, toplum olmanın doğasında vardır zaten. Herşeyin çözümü olur, her sorun halledilebilir ama halkını konuşturmazsan, medyanı, sanatçını,gazetecini susturrmaya çalışırsan elini başına koyar bu olay neden bu kadar büyütüldü diye sorarsın kendi kendine. Akıllıysan bardağın taştığını anlar, ılımlı bir politika izler yoluna devam edersin, eğer kibrine yenik düşüp herkesi dize getirmeye çalışırsan sonuçlarına katlanırsın. 
Hükümetin bu olayı acil olarak çözmesi gerekiyor. Çözmek için ılımlı bir adım atılmazsa eğer, bu işin içinde bir art niyet, bir nemalanma aranmaya başlanacaktır haklı olarak. Bu ülkeye hizmet etmek için oradaysanız "Hizmet bizim işimiz, durmak yok yola devam" diyorsanız eğer, bu olayı kimsenin burnu kanamadan çözmek de sizin işiniz olmalı.

Öyle ya da böyle eleştirilseniz de, eski görüşlerinizden ötürü herkesin kafasında bir  soru işareti bıraksanız da bu halk seçti sizi. Kimi bir mübadiliniz olmadığına inandığı için, kimi çalışkan bulduğu için, kimi inandığı için. Siz hükümet olarak size bu kararları alma yetkisi veren halkınızı dinlemez, onları pıstırıp bir kenarda oturtmaya çalışırsanız, demokrasiden bahsedemezsiniz, bahsedersiniz de inandırıcı olamazsınız. "Halkına zulmedenler ayakta kalmayacaklardır" diyerek uyardığınız Esad'ın halkını kucakladığınız gibi Gezi Parkı'ndaki gençleri de kucaklamanızı bekliyoruz, onları gazlarla zehirlemenizi, tomalarla püskürtmenizi ya da onları "çapulcu" gibi söylemlerle yaftalamanızı değil. Aksi takdirde Arap yarımadasında esen bahar yelleri ülkemizi de etkisi altına alacaktır.





23 Mayıs 2013 Perşembe

Fala İnanma Falsız da Kalma


    Fala inanmasam da baktırmaktan alamam kendimi, eğlendirir beni. Aslında hayra yorulmuş bir falın kişiye psikoterapi etkisi yaptığı inancındayım. Yani bir sorunun mu var, aşamadığın bir derdin mi var? Git ağzından bal damlayan bir falcıya, ne dert kalır o zaman ne de tasa.

Benim de herkes gibi falcıya gitmişliğim var tabi. Şu an falcının ne söylediğini hatırlamıyorum ama, gerek iş arkadaşım Çiğdem'le kahvelerimizi püskürterek içmemize neden olan kahkaha krizimiz, gerekse falcı kadının anlattıkları, oradan çok mutlu bir şekilde ayrılmamıza neden olmuştu.

Falcıya gitmişliğim kadar falcılığa soyunmuşluğum da vardır. Ara sıra eğlenelim diye baktığım fallarda, onikiyi tutturamasa da hedefe yakın bir yerlerden geçen sallamalarım da olmuştur üstelik. Örneğin bir kere arkadaşım Gamze'ye fal bakmıştım; fincanda gördüğüm bir karartıyı, bunalımda olan arkadaşıma iyi gelsin diye " Aaaa bak, bak! Görüyor musun şunu? Burada motosiklet var! Sen motosikletli bir Banderas'la tanışacaksın" şeklinde yorumlamıştım. Ertesi günü Gamze bana benim hayra yorumladığım faldaki motosiklet olayının, şahit olduğu motosiklet kazası şeklinde gerçekleştiğini anlatmıştı. E yine çok güldük. Dediğim gibi fal insanı mutlu eder.

 Fal bakmak zannedildiği gibi çok zor bir iş değil aslında. Ciddi ciddi fal bakan, gizemli güçlere sahipmiş izlenimi uyandırmak isteyen falcılardan değilim ben. Bu sebeple işin sırrını sizlerle paylaşabilirim:

Fal Bakmak İçin Bilinmesi Gereken 5 Altın Kural


1-Ne kadar çok şey söylerseniz tutma ihtimali o kadar fazladır, o yüzden sallamaktan çekinmeyin. Unutmayın, fal bakmada şöyle bir izlenim var; falcı on kere yanılsın, bir tane güzel birşey bilsin, " Bak görüyor musun nasıl bildi?" düşüncesi oluşur nedense, sanki Da Vinci'nin şifresini çözmüş gibi. "E on tane şey salladı bir tanesi de tutsun yahu" desen "E, olur o kadar canım, hepsini bilecek hali yok ya" diye anlamadığım bir tolerans gösterilir falcılara. O yüzden rahat olun. Bir tane güzel birşey tutturdunuz mu yırttınız zaten, onun üstüne gidersiniz ve gönülleri fethedersiniz.

2-Karşınızdaki kişi bekarsa aşk hayatıyla ilgili ip uçları verin. Hayatında bir engelin olduğunu söyleyin. Bekar kaldığına göre muhakkak bir engeli vardır. Hiç engeli olmasa bile kısmetsiz olmasının bir engel olduğunu vurgulayın.Onların fincanlarında yuvarlak bir şekil arayın, yüzük gibi mesela. Yok mu? Üzülmeyin, muhakkak anahtara benzetilen bir tortu bulunur. Bulduğunuzda da rahat rahat "Aaaa! Bak bak anahtar" şeklinde göğsünüzü gere gere gösterin.

3- Eğer kişi evliyse derdi ya çocuktur ya da para. Herkesin fincanında çıkan o telve birikintisini özellikle evli olan bu kişilerde "Sıkıntı" olarak yorumlayabilirsiniz. Zira evli insanı sıkacak birşey çok daha rahat bulursunuz. Çocuğu varsa bunalmıştır ona sıkılıyordur, yoksa olmamasına sıkılıyordur. Kaynanasına sıkılıyordur, eltisine sıkılıyordur. Muhakkak birine ya da bir duruma sıkılıyordur. E bu kadar sıkılan bir insanı mutlu etmek lazım değil mi? Bir önceki seçenekteki anahtarı burada da kullanabilirsiniz. Evi varsa araba anahtarıdır o. O da mı var? O zaman yazlık anahtarıdır.Hepsi de  var mı? E, o zaman kiradaki evinizin anahtarıdır canım, yalan mı söyleyeceğiz, çıkmış işte! Çekinmeyin mutluluğun anahtarını onlara da gösterin.

4- Her kişinin anlaşamadığı, gıcık olduğu biri muhakkak vardır. Böyle birilerinden bahsedin. "Ay şekerim, seni çekemeyen, kıskanan, senin gibi olmaya çalışan birisi var" şeklinde karşınızdaki insanı yücelten şeyler söyleyin. Ha arada "Aaa, kim miş o? Nasıl biri" gibi sorularla karşılaşabilirsiniz. Hemen telaşa kapılmayın, sakin olun. "Ay vallahi ne bileyim, orta boylu, hafif kumralca" gibi ortalama, hemen hemen herkese uyabilecek bir tip tarif edin. İlla isim diye tutturursa da" isminin içinde  "A" ya da "E" harfi var" deyin. Artık biraz da şansa bırakın. Tutmazsa da üzülmeyin. En kötüsü ne olabilir ki? Olsa olsa, böyle ukala bir tipe bir daha fal bakmazsınız, olur biter.

5- Bir halta benzetemediğiniz alacalı bulacalı telve birikintisi gördüğünüzde, "Kalabalıklara giriyorsun, böyle kısa kısa yollara gidip geliyorsun" demenizi tavsiye ederim. Çünkü bu her insana uyan bir tariftir. Tek başına yaşayan bir insan bile en azından bakkala gitmek için evden dışarı çıkmak zorundadır çünkü.

Gördüğünüz gibi fal bakmak için öyle zannedildiği gibi mistik bir güce falan ihtiyaç olmaz. Herkes bakabilir. Size verdiğim sırlarla şu anda falcılık kariyerime son vermiş olduğumun farkındayım. Önemli değil, maksat mutlu, sağlıklı ve de Türk Kahvesi içen bir toplumda yaşayalım. Hiçbir faydası olmasa bile kırk yıl hatırı var en azından.









16 Mayıs 2013 Perşembe

Tribünün Sultanlarına...


Mehmet Günsürvari karizmatik bir erkeğin Tarkan konserine gidip, alnına Tarkan posteri yapıştırıp “Tarkaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaan!” diye yırtınması kadar sinir bozucu bir durum varsa o da  aklı başında görünen genç bir bayanın “Yuhhhhhhh, o gol nasıl kaçar oğlum” tarzında tribün sesiyle futbolla ilgileniyormuş gibi görünme çabasıdır. Erkekler Mars'tan kadınlar Venüs'ten geyiğine falan girmeyeceğim. Ama bu durum çok samimiyetsiz değil mi?

Ey Türk Genç Kızı! Sana söylüyorum. Silkelen kendine gel!

Erkeklerin futbol merakını anlayabilirim, çünkü bir erkeğin ilk oyuncağıdır top. Çocukluğu tek kale maç yapmakla geçmiştir. Her boyutta yaşar futbolu, oynar,izler,yorumlar üstüne cila olsun diye başkalarının yorumlarını izler, başkalarının yorumlarını yorumlar.Yani Futbol ruhunu dibine kadar kanıksamıştır. Maç seyrederken yaptığı tezahüratlarda bir gerçeklik vardır “O topa öyle mi vurulur?” derken inandırıcıdır bu yüzden, çünkü top oynamışlığı vardır.

Ya sen? Topa nasıl vurulacağı konusunda herhangi bir fikrin var mı? O zaman ne diye Fatih Terim gibi direktifler veriyorsun? Bir kere şunu kabul et; futbol senin DNA yapına ters.Gırtlak yapın müsait değil her şeyden önce,  “ Yuhhhh lan! “ derken en fazla Atilla Taş gibi olabilirsin.  

Koyu bir Galatasaray taraftarı babaya, babasıyla Fenerbahçeli dayısından aldığı rüşvetlerle gel-gitler yaşayıp sonunda Beşiktaşlı olmakta karar kılan bir ağabeye sahip olarak, futbol muhabbetleriyle büyüdüm ben de her Türk evladı gibi. Hatta futbol oynamaya bile yeltendim haddimi aşarak ve biraz da Ali’den aldığım kola, çikolata gibi primler karşılığında, kapı eşiğinde gönüllü(!) kalecilik deneyimlerime güvenerek. (Gördüğünüz gibi hep bir çıkar ilişkisi söz konusu) Öyle ya da böyle her Türk Genç Kızının babadan, ağabeyden, kardeşten, kuzenden ya da komşudan doğan zorunlulukla futbolla bir ilişki içerisinde olması çok normal. Ama bu durum farkına varılır varılmaz vazgeçilmeli bu sevdadan. Ben öyle yaptım.

 Evet erkekler  futbolu sever, futbol da erkekleri seviyor zaten. Araya kara çalı gibi girmenin bir alemi yok. Kadın beyni her şeyi ince düşünecek kadar kusursuz programlanmış olmasına rağmen, en güzel pozisyonda televizyonun önünden geçmeme ayarı konmamış maalesef. Bu durumu, kendini bilmeye başladığında çözersin zaten. Acilen kendine gelip hayatın kadınlar için olan asıl güzelliklerine yönelmelisin bence; dizini, magazinini izle, çocukluğunda oynadığın oyunlara, gösterdiğin eğilimlere uygun davran. Bırak yaranmak istediğin, eşin ya da sevgilin her kimse, o, bir paket çekirdekle yanına gelip, sana "Kuzey-Güney'in son bölümünde ne oldu?Ben kaçırdım" desin. Yok illa sporla ilgilenmek istiyorsan tenisle ilgilen.Tabi canım tenis daha asildir. Kadına daha yakışır. Erkeklerin tenis izlerken oldukları gibi samimiyetsiz, art niyetli bir durum, futbolla ilgilenmen.

 Oradan, buradan duyduğun bir-iki terim ve magazinlerde takip ettiğin futbolculardan ibaret olan yetersiz bilgi dökümantasyonunla kime, ne diye yaranmaya çalışıyorsun ki. Bırak uğraşma! Aslına dön! Sen kadınsın. “ Yirmiiki adam bir topun etrafında haldır haldır koşuşturuyor” klişesi doğru, olay tam da bundan ibaret, İnan bana.  Taraftar ol yine, o ayrı konu, ama kadın gibi ol. Ne bileyim “Ben doğuştan fenerliyim” ya da “Damarımı kessen kanım sarı kırmızı akar” tavrını bırak bir kenara.  “Babadan öyle gördüm kardeşim, en büyük Galatasaraymış ama iddialı değilim, ben bilemem takımın motivasyon durumunu. İyi oynayan kazansın, ”  havalarında olman lazım. Maça da git istiyorsan. Ama “Haddde bea! Kaçar mı o gol angut!” gibi, başlama vuruşu düdüğüyle mutasyona uğramadan,  “Ay inanmaaayourrrummm! Kızııııııııııııım! Ne biçim attı topu ! “ gibi özüne uygun sloganların olursa daha samimi gözükürsün. Ve inan bana tribünlerde birbiriyle dalaşan, hatta birbirlerinin canlarına kasteden holiganlardan daha delikanlı olursun o halinle.



10 Mayıs 2013 Cuma

Benim Annem Dünyanın En ama Ennnnnnnn Birincisi!




Yine anneler günü telaşı var heryerde. Televizyonlarda ürünleri annelerle alakalı olsun olmasın anneler gününü kutlayan firmaların reklamları, sokaklarda annesinin yanağına öpücük konduran elinde bir demet papatya olan çocuklu karelerin yer aldığı billboardlar, mağaza vitrinlerinde  sözde %70 e varan, "annelere özel"  indirim kıyakları, e-posta kutunuzda " Acele edin kaçırmayın, Anneler Günü'ne özel eşsiz manzara eşliğinde muhteşem kahvaltı hem de inanılmaz fiyata, yalnız elinizi çabuk tutun! Şok Şok Şok!!!" gibi annesi öğleden önce kalkmayan insanı bile garip bir şekilde heyecanlandırıp telaşlandıran mailler.

İnsanın bir yanı da babaların dediği gibi "eskiden böyle günler mi vardı, gavur icadı bunlar" demiyor değil. Üstelik Anneler Günü'nü "icat eden" Anna Jarvis'in bile kendi icadının sömürüldüğüne inanıp hayatının geri kalan kısmını bu sömürüyü yapan çiçekçilere ve tebrik kartçılarına savaş açmakla geçirmiş ve sefil bir şekilde bu icadından pişman olarak  bu dünyadan göçmüş olduğunu düşünürsek "Hiç de haksız değil babalar" diyorsun. Zavallı Annacık bizim kampanyaları görüyorsa eğer kemikleri sızlıyordur eminim.

Anneciğim seni ben,Çiçeklerden yemişten,Sarı saçlı bebekten,Canımdan çok severim Gitme hep yanımda kal,Beni kollarına al,Pembe gülden daha al Yanağından öperim.

Hani her bayram dert yanarız ya "Nerde o eski bayramlar" diyerek; sanırım yaş kemale erince, bayram, yılbaşı, ramazan, anneler günü gibi özel günleri çocukluktaki gibi saf duygularla ve aynı coşkuyla yaşayamıyoruz artık. Bu yüzden de çocukken kutladığımız her özel gün de tıpkı diğer herşeyde olduğu gibi daha masumane daha samimi geliyor bize büyüyünce. Belki de yeniden çocuk olma derdindeyiz de bayramlara suç atıyoruz eskisi gibi olamadıkları için kim bilir?

Bir düşün "Anneler Günü'nde" ne yapardın çocukken? Harçlığını biriktirirdin değil mi haftalar öncesinden. Artık neye gücün yeterse, varsın annen için saçma bir hediye olsun. Sürahi gibi mesela. Kutusuna koydun mu çok güzel hediye paketi oluyor ya boşver sen dalga geçilme olasılığını. Hem annenin de dediği gibi "Düşünmen bile yeter!" Bugünkü gibi anneme bir ürün alırsam ikinci ürünü de kendime  anneler günü indiriminden yararlanarak yarı fiyatına alırım gibi kurnaz düşüncelerden uzak, hesapsız kitapsızca, sırf annen sana sımsıkı sarılıp canım kızım (ya da oğlum) desin diye alırdın o hediyeyi. Sadece paran ona yetiyordu ve biraz da annenin sevgisine sığınıyordun, çünkü biliyordun ki sen ne alırsan al ya da hiçbirşey alma farketmez, o seni hep sevecek. Annen her sürahiyle bardağa su koyduğunda duymak istediğin "aman da anasının kuzusu ne güzel sürahi almış annesine" cümlesini duyma hayalin tam olarak istediğin gibi gerçekleşmese de (sürahi çok kötü bir fikirdi kabul ediyorum) yine de güzel şeylerin hayalini kuruyordun, "Ben büyüyünce anneme koskocaman hediye paketleri vericem, onu musmutlu edicem" diyerek. Sonra annenle oturup 70'li yıllarda çevrilmiş ülkemizin milli filmi haline gelen  Ayşecik'in "Anneler Günü" filmini izliyordun.


Benim Annem Dünyanın En ama Ennnnnnnnn Birincisi!!!!

Her ne kadar sömürülmüş olsa da iyi ki böyle bir gün var. Çünkü hep bir yerlere yetişme telaşı ve sevdiklerini ihmal etmiş olmanın verdiği çaresizliğin okunduğu gözlerini bir an televizyona çevirdiğinde, o reklamlardaki çocuklardan birinin o katıksız cümlesiyle silkelenip kendine geliyorsun. Çünkü sen de onunla aynı saflıkta inanıyorsun yaşın kaç olursa olsun "Benim Annem Dünyanın En Birincisi!" fikrine.

Tüm Anneler'e sevgiler...




12 Nisan 2013 Cuma

Titrerim Mücrim Gibi Baktıkça İstikbalime


Geçenlerde internette bir fotoğraf gördüm. Bir sergide yer almış olan bu fotoğrafta, gayet ciddi görünümlü, kucağında notebook olan bir adam, "kağnı" olduğunu tahmin ettiğim bir aracın üstünde, çok önemli bir araştırma yapıyor edasıyla oturuyordu. Sergi, insan ve portrelerle alakalı bir sergiydi. Fotoğrafın konusu "kuşak çatışması" idi. Fotoğrafın altında -tam olarak emin olmamakla birlikte- şuna benzer mısralar vardı: 
"Neler gördük biz bu zaman diliminde,
Kara sabanı da uzay mekiklerini de, 
Posta pulunu yalamayı da, anlık mesajlaşmayı da, 
Neler sığdı bir ömre, nelere tanıklık ettik, 
Şans mıdır şansızlık mıdır? Bilinmez... "

Ana düşünce buydu; 
"Biz çok önemli devirlere şahitlik yapan bir nesiliz" 

Aynı zamanda bizden öncekilerle sonrakiler arasında sıkışıp kalmış, yarı analog yarı dijital bir nesiliz biz. Hiçbir dönemin kabul etmediği kimine göre “zamane” kimine göre “demode” olduğumuzun da gayet farkındayız. Çünkü ne teknolojinin kölesi olabildik ne de teknolojiden uzak kalabildik. İçindeki fotoğrafları sabırsızlıkla merak ettiğimiz analog fotoğraf makinelerine de sahip olduk, sevmediğimiz pozları rahatlıkla silebildiğimiz dijital makinelere de. Albümlerde saklanan, sararma derecesi ile geçmişe duyulan özlemimizin aynı oranda arttığı fotoğraflarımız da oldu, dokunamadığımız ama ışıl ışıl, capcanlı duran fotoğraflarımız da. Her türlü televizyonda film izlemişliğimiz olmuştur ayrıca, siyah-beyazından Full HD sine kadar. Sonra, sokak oyunlarını da biliriz, pc oyunlarını da. Okul ödevlerimizi kütüphanelerde de yaptık, internet cafelerde de.  

Öyle hızla değişen dönemlerden geçtik ki; teknolojinin o fiber optik kablosunun ucu bir şekilde bize de dokundu istesek de istemesek de. Kimi zaman kolaylıkla benimsedik bu durumu kimi zaman zorlandık ayak uydurmakta. Mücrim gibi olmasa da birer cep telefonu gibi titrer olduk baktıkça istikbalimize. Asıl şaşırtıcı olan da bu gelişmeleri takip etme derecesinin, yaşla ters orantı göstermesi ki her nesil kendisinden bir önceki nesilden teknoloji dersi alır hale geldi.      

Farklı kuşaklardan olan ve aynı evde yaşayan 3 kişi hayal edin. Birden elektriğin kesildiğini farz edin ve bu 3 kişinin tepkilerinin nasıl olacağını düşünün. 
Hemen yardımcı olayım size;
Birinci kişi, her elektrik kesilmesinde verdiği tepkiyi gösterecektir muhtemelen " Ayyyyyy görüyor musun, dizinin en heyecanlı yerinde gitti elektrik"ler" yine" şeklinde söylenerek yerinden kalkarak mum yakmak isteyecektir ki mum yakan kişi genellikle bu kişi olur. İkinci kişi; "gelir birazdan ya, gelmese de tekrarını veriyorlar oradan seyredersin" şeklinde gayet rahat bir tavır sergileyerek cool bir arabulucu  rolünü burada da konuşturur. (Yazı boyunca içinde olduğum İkinci kuşağa iltimas yapacağım peşin olarak söyleyeyim.) üçüncü kişi; “Elektrik arızayı mı arasak? Bu ne ya? Hangi devirde yaşıyoruz? İnternette işim vardı benim” şeklinde tahammülsüz ve asabi bir tavır sergilemektedir. (Bu kuşağa herhangi bir gıcığım yoktur, yanlış anlaşılmasın) Sonra herkesin aşina olduğu o diyalog başlatılır birinci kuşak tarafından ( monolog da diyebiliriz aslında) "Eski insanlar elektriksiz nasıl yaşıyorlarmış yaaaa, mum ışığında? Ne televizyon, ne buzdolabı hiçbir şey yokmuş, çok çekmişler çok! Biz onlar kadar çekmesek de sizin kadar da şanslı değildik. Ben hatırlıyorum televizyonsuzluğu mesela. Radyomuz vardı bir tek bizim, temsil günleri olurdu haftada bir defa, sabırsızlıkla onu beklerdik. Gazetelerden fotoroman okurduk. Sonra, böyle buzdolapları nerde? Tel dolaplarımız vardı, her şey günlük tüketilirdi (yine o -kendisiyle tanışma fırsatım olmasa da, elektriksiz gecelerimde hep hayalini kurduğum gözümde şehir efsanesine dönüşen- tel dolap) Akşamları sobanın etrafında sohbetler edilirdi. Daha bir başkaydı canım eskiden, bugünkü gibi herkes başka odalara çekilmezdi" diyerek geçmişe olan özlemini hissettirirdi hafiften, az önce kendini kaptırarak dizi izleyen kişi o değilmişçesine. İkinci kişi ilgili bir şekilde birinci kişinin anlattıklarını dinlerken üçüncü kuşak bu esnada cep telefonundan internete bağlanıp “Uff ya! Yıl olmuş 2013 hala elektrik kesiliyo!" şeklinde durumunu güncellemektedir. 
  
Birinci kuşağın özlemle hatırladığı dönem de, ikinci kuşağın dengeyi korumaya çalıştığı içinde bulunduğumuz dönem de, üçüncü kuşağın bile ayak uydurmakta zorlanacağı bundan sonraki dönemler de hepsi bir bütün aslında. Hiçbirinin değeri, diğerleri yaşanmadan bilinemez. Teknolojinin nimetlerinden sonuna kadar yararlanılsa da, geçmiş her zaman kutsaldır. En ufak bir elektrik kesintisinde, sandıklardan çıkarıverirsin sararmış fotoğraflarla birlikte anılarını, sonra başlarsın anlatmaya içlerinden seçtiğin en güzel ve en imrenilecek olanları. Sonra birden elektrik geliverir ve sen sandıkları tekrar kilitleyip dizine kaldığın yerden devam edersin.