Wikipedia

Arama sonuçları

23 Mayıs 2013 Perşembe

Fala İnanma Falsız da Kalma


    Fala inanmasam da baktırmaktan alamam kendimi, eğlendirir beni. Aslında hayra yorulmuş bir falın kişiye psikoterapi etkisi yaptığı inancındayım. Yani bir sorunun mu var, aşamadığın bir derdin mi var? Git ağzından bal damlayan bir falcıya, ne dert kalır o zaman ne de tasa.

Benim de herkes gibi falcıya gitmişliğim var tabi. Şu an falcının ne söylediğini hatırlamıyorum ama, gerek iş arkadaşım Çiğdem'le kahvelerimizi püskürterek içmemize neden olan kahkaha krizimiz, gerekse falcı kadının anlattıkları, oradan çok mutlu bir şekilde ayrılmamıza neden olmuştu.

Falcıya gitmişliğim kadar falcılığa soyunmuşluğum da vardır. Ara sıra eğlenelim diye baktığım fallarda, onikiyi tutturamasa da hedefe yakın bir yerlerden geçen sallamalarım da olmuştur üstelik. Örneğin bir kere arkadaşım Gamze'ye fal bakmıştım; fincanda gördüğüm bir karartıyı, bunalımda olan arkadaşıma iyi gelsin diye " Aaaa bak, bak! Görüyor musun şunu? Burada motosiklet var! Sen motosikletli bir Banderas'la tanışacaksın" şeklinde yorumlamıştım. Ertesi günü Gamze bana benim hayra yorumladığım faldaki motosiklet olayının, şahit olduğu motosiklet kazası şeklinde gerçekleştiğini anlatmıştı. E yine çok güldük. Dediğim gibi fal insanı mutlu eder.

 Fal bakmak zannedildiği gibi çok zor bir iş değil aslında. Ciddi ciddi fal bakan, gizemli güçlere sahipmiş izlenimi uyandırmak isteyen falcılardan değilim ben. Bu sebeple işin sırrını sizlerle paylaşabilirim:

Fal Bakmak İçin Bilinmesi Gereken 5 Altın Kural


1-Ne kadar çok şey söylerseniz tutma ihtimali o kadar fazladır, o yüzden sallamaktan çekinmeyin. Unutmayın, fal bakmada şöyle bir izlenim var; falcı on kere yanılsın, bir tane güzel birşey bilsin, " Bak görüyor musun nasıl bildi?" düşüncesi oluşur nedense, sanki Da Vinci'nin şifresini çözmüş gibi. "E on tane şey salladı bir tanesi de tutsun yahu" desen "E, olur o kadar canım, hepsini bilecek hali yok ya" diye anlamadığım bir tolerans gösterilir falcılara. O yüzden rahat olun. Bir tane güzel birşey tutturdunuz mu yırttınız zaten, onun üstüne gidersiniz ve gönülleri fethedersiniz.

2-Karşınızdaki kişi bekarsa aşk hayatıyla ilgili ip uçları verin. Hayatında bir engelin olduğunu söyleyin. Bekar kaldığına göre muhakkak bir engeli vardır. Hiç engeli olmasa bile kısmetsiz olmasının bir engel olduğunu vurgulayın.Onların fincanlarında yuvarlak bir şekil arayın, yüzük gibi mesela. Yok mu? Üzülmeyin, muhakkak anahtara benzetilen bir tortu bulunur. Bulduğunuzda da rahat rahat "Aaaa! Bak bak anahtar" şeklinde göğsünüzü gere gere gösterin.

3- Eğer kişi evliyse derdi ya çocuktur ya da para. Herkesin fincanında çıkan o telve birikintisini özellikle evli olan bu kişilerde "Sıkıntı" olarak yorumlayabilirsiniz. Zira evli insanı sıkacak birşey çok daha rahat bulursunuz. Çocuğu varsa bunalmıştır ona sıkılıyordur, yoksa olmamasına sıkılıyordur. Kaynanasına sıkılıyordur, eltisine sıkılıyordur. Muhakkak birine ya da bir duruma sıkılıyordur. E bu kadar sıkılan bir insanı mutlu etmek lazım değil mi? Bir önceki seçenekteki anahtarı burada da kullanabilirsiniz. Evi varsa araba anahtarıdır o. O da mı var? O zaman yazlık anahtarıdır.Hepsi de  var mı? E, o zaman kiradaki evinizin anahtarıdır canım, yalan mı söyleyeceğiz, çıkmış işte! Çekinmeyin mutluluğun anahtarını onlara da gösterin.

4- Her kişinin anlaşamadığı, gıcık olduğu biri muhakkak vardır. Böyle birilerinden bahsedin. "Ay şekerim, seni çekemeyen, kıskanan, senin gibi olmaya çalışan birisi var" şeklinde karşınızdaki insanı yücelten şeyler söyleyin. Ha arada "Aaa, kim miş o? Nasıl biri" gibi sorularla karşılaşabilirsiniz. Hemen telaşa kapılmayın, sakin olun. "Ay vallahi ne bileyim, orta boylu, hafif kumralca" gibi ortalama, hemen hemen herkese uyabilecek bir tip tarif edin. İlla isim diye tutturursa da" isminin içinde  "A" ya da "E" harfi var" deyin. Artık biraz da şansa bırakın. Tutmazsa da üzülmeyin. En kötüsü ne olabilir ki? Olsa olsa, böyle ukala bir tipe bir daha fal bakmazsınız, olur biter.

5- Bir halta benzetemediğiniz alacalı bulacalı telve birikintisi gördüğünüzde, "Kalabalıklara giriyorsun, böyle kısa kısa yollara gidip geliyorsun" demenizi tavsiye ederim. Çünkü bu her insana uyan bir tariftir. Tek başına yaşayan bir insan bile en azından bakkala gitmek için evden dışarı çıkmak zorundadır çünkü.

Gördüğünüz gibi fal bakmak için öyle zannedildiği gibi mistik bir güce falan ihtiyaç olmaz. Herkes bakabilir. Size verdiğim sırlarla şu anda falcılık kariyerime son vermiş olduğumun farkındayım. Önemli değil, maksat mutlu, sağlıklı ve de Türk Kahvesi içen bir toplumda yaşayalım. Hiçbir faydası olmasa bile kırk yıl hatırı var en azından.









16 Mayıs 2013 Perşembe

Tribünün Sultanlarına...


Mehmet Günsürvari karizmatik bir erkeğin Tarkan konserine gidip, alnına Tarkan posteri yapıştırıp “Tarkaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaan!” diye yırtınması kadar sinir bozucu bir durum varsa o da  aklı başında görünen genç bir bayanın “Yuhhhhhhh, o gol nasıl kaçar oğlum” tarzında tribün sesiyle futbolla ilgileniyormuş gibi görünme çabasıdır. Erkekler Mars'tan kadınlar Venüs'ten geyiğine falan girmeyeceğim. Ama bu durum çok samimiyetsiz değil mi?

Ey Türk Genç Kızı! Sana söylüyorum. Silkelen kendine gel!

Erkeklerin futbol merakını anlayabilirim, çünkü bir erkeğin ilk oyuncağıdır top. Çocukluğu tek kale maç yapmakla geçmiştir. Her boyutta yaşar futbolu, oynar,izler,yorumlar üstüne cila olsun diye başkalarının yorumlarını izler, başkalarının yorumlarını yorumlar.Yani Futbol ruhunu dibine kadar kanıksamıştır. Maç seyrederken yaptığı tezahüratlarda bir gerçeklik vardır “O topa öyle mi vurulur?” derken inandırıcıdır bu yüzden, çünkü top oynamışlığı vardır.

Ya sen? Topa nasıl vurulacağı konusunda herhangi bir fikrin var mı? O zaman ne diye Fatih Terim gibi direktifler veriyorsun? Bir kere şunu kabul et; futbol senin DNA yapına ters.Gırtlak yapın müsait değil her şeyden önce,  “ Yuhhhh lan! “ derken en fazla Atilla Taş gibi olabilirsin.  

Koyu bir Galatasaray taraftarı babaya, babasıyla Fenerbahçeli dayısından aldığı rüşvetlerle gel-gitler yaşayıp sonunda Beşiktaşlı olmakta karar kılan bir ağabeye sahip olarak, futbol muhabbetleriyle büyüdüm ben de her Türk evladı gibi. Hatta futbol oynamaya bile yeltendim haddimi aşarak ve biraz da Ali’den aldığım kola, çikolata gibi primler karşılığında, kapı eşiğinde gönüllü(!) kalecilik deneyimlerime güvenerek. (Gördüğünüz gibi hep bir çıkar ilişkisi söz konusu) Öyle ya da böyle her Türk Genç Kızının babadan, ağabeyden, kardeşten, kuzenden ya da komşudan doğan zorunlulukla futbolla bir ilişki içerisinde olması çok normal. Ama bu durum farkına varılır varılmaz vazgeçilmeli bu sevdadan. Ben öyle yaptım.

 Evet erkekler  futbolu sever, futbol da erkekleri seviyor zaten. Araya kara çalı gibi girmenin bir alemi yok. Kadın beyni her şeyi ince düşünecek kadar kusursuz programlanmış olmasına rağmen, en güzel pozisyonda televizyonun önünden geçmeme ayarı konmamış maalesef. Bu durumu, kendini bilmeye başladığında çözersin zaten. Acilen kendine gelip hayatın kadınlar için olan asıl güzelliklerine yönelmelisin bence; dizini, magazinini izle, çocukluğunda oynadığın oyunlara, gösterdiğin eğilimlere uygun davran. Bırak yaranmak istediğin, eşin ya da sevgilin her kimse, o, bir paket çekirdekle yanına gelip, sana "Kuzey-Güney'in son bölümünde ne oldu?Ben kaçırdım" desin. Yok illa sporla ilgilenmek istiyorsan tenisle ilgilen.Tabi canım tenis daha asildir. Kadına daha yakışır. Erkeklerin tenis izlerken oldukları gibi samimiyetsiz, art niyetli bir durum, futbolla ilgilenmen.

 Oradan, buradan duyduğun bir-iki terim ve magazinlerde takip ettiğin futbolculardan ibaret olan yetersiz bilgi dökümantasyonunla kime, ne diye yaranmaya çalışıyorsun ki. Bırak uğraşma! Aslına dön! Sen kadınsın. “ Yirmiiki adam bir topun etrafında haldır haldır koşuşturuyor” klişesi doğru, olay tam da bundan ibaret, İnan bana.  Taraftar ol yine, o ayrı konu, ama kadın gibi ol. Ne bileyim “Ben doğuştan fenerliyim” ya da “Damarımı kessen kanım sarı kırmızı akar” tavrını bırak bir kenara.  “Babadan öyle gördüm kardeşim, en büyük Galatasaraymış ama iddialı değilim, ben bilemem takımın motivasyon durumunu. İyi oynayan kazansın, ”  havalarında olman lazım. Maça da git istiyorsan. Ama “Haddde bea! Kaçar mı o gol angut!” gibi, başlama vuruşu düdüğüyle mutasyona uğramadan,  “Ay inanmaaayourrrummm! Kızııııııııııııım! Ne biçim attı topu ! “ gibi özüne uygun sloganların olursa daha samimi gözükürsün. Ve inan bana tribünlerde birbiriyle dalaşan, hatta birbirlerinin canlarına kasteden holiganlardan daha delikanlı olursun o halinle.



10 Mayıs 2013 Cuma

Benim Annem Dünyanın En ama Ennnnnnnn Birincisi!




Yine anneler günü telaşı var heryerde. Televizyonlarda ürünleri annelerle alakalı olsun olmasın anneler gününü kutlayan firmaların reklamları, sokaklarda annesinin yanağına öpücük konduran elinde bir demet papatya olan çocuklu karelerin yer aldığı billboardlar, mağaza vitrinlerinde  sözde %70 e varan, "annelere özel"  indirim kıyakları, e-posta kutunuzda " Acele edin kaçırmayın, Anneler Günü'ne özel eşsiz manzara eşliğinde muhteşem kahvaltı hem de inanılmaz fiyata, yalnız elinizi çabuk tutun! Şok Şok Şok!!!" gibi annesi öğleden önce kalkmayan insanı bile garip bir şekilde heyecanlandırıp telaşlandıran mailler.

İnsanın bir yanı da babaların dediği gibi "eskiden böyle günler mi vardı, gavur icadı bunlar" demiyor değil. Üstelik Anneler Günü'nü "icat eden" Anna Jarvis'in bile kendi icadının sömürüldüğüne inanıp hayatının geri kalan kısmını bu sömürüyü yapan çiçekçilere ve tebrik kartçılarına savaş açmakla geçirmiş ve sefil bir şekilde bu icadından pişman olarak  bu dünyadan göçmüş olduğunu düşünürsek "Hiç de haksız değil babalar" diyorsun. Zavallı Annacık bizim kampanyaları görüyorsa eğer kemikleri sızlıyordur eminim.

Anneciğim seni ben,Çiçeklerden yemişten,Sarı saçlı bebekten,Canımdan çok severim Gitme hep yanımda kal,Beni kollarına al,Pembe gülden daha al Yanağından öperim.

Hani her bayram dert yanarız ya "Nerde o eski bayramlar" diyerek; sanırım yaş kemale erince, bayram, yılbaşı, ramazan, anneler günü gibi özel günleri çocukluktaki gibi saf duygularla ve aynı coşkuyla yaşayamıyoruz artık. Bu yüzden de çocukken kutladığımız her özel gün de tıpkı diğer herşeyde olduğu gibi daha masumane daha samimi geliyor bize büyüyünce. Belki de yeniden çocuk olma derdindeyiz de bayramlara suç atıyoruz eskisi gibi olamadıkları için kim bilir?

Bir düşün "Anneler Günü'nde" ne yapardın çocukken? Harçlığını biriktirirdin değil mi haftalar öncesinden. Artık neye gücün yeterse, varsın annen için saçma bir hediye olsun. Sürahi gibi mesela. Kutusuna koydun mu çok güzel hediye paketi oluyor ya boşver sen dalga geçilme olasılığını. Hem annenin de dediği gibi "Düşünmen bile yeter!" Bugünkü gibi anneme bir ürün alırsam ikinci ürünü de kendime  anneler günü indiriminden yararlanarak yarı fiyatına alırım gibi kurnaz düşüncelerden uzak, hesapsız kitapsızca, sırf annen sana sımsıkı sarılıp canım kızım (ya da oğlum) desin diye alırdın o hediyeyi. Sadece paran ona yetiyordu ve biraz da annenin sevgisine sığınıyordun, çünkü biliyordun ki sen ne alırsan al ya da hiçbirşey alma farketmez, o seni hep sevecek. Annen her sürahiyle bardağa su koyduğunda duymak istediğin "aman da anasının kuzusu ne güzel sürahi almış annesine" cümlesini duyma hayalin tam olarak istediğin gibi gerçekleşmese de (sürahi çok kötü bir fikirdi kabul ediyorum) yine de güzel şeylerin hayalini kuruyordun, "Ben büyüyünce anneme koskocaman hediye paketleri vericem, onu musmutlu edicem" diyerek. Sonra annenle oturup 70'li yıllarda çevrilmiş ülkemizin milli filmi haline gelen  Ayşecik'in "Anneler Günü" filmini izliyordun.


Benim Annem Dünyanın En ama Ennnnnnnnn Birincisi!!!!

Her ne kadar sömürülmüş olsa da iyi ki böyle bir gün var. Çünkü hep bir yerlere yetişme telaşı ve sevdiklerini ihmal etmiş olmanın verdiği çaresizliğin okunduğu gözlerini bir an televizyona çevirdiğinde, o reklamlardaki çocuklardan birinin o katıksız cümlesiyle silkelenip kendine geliyorsun. Çünkü sen de onunla aynı saflıkta inanıyorsun yaşın kaç olursa olsun "Benim Annem Dünyanın En Birincisi!" fikrine.

Tüm Anneler'e sevgiler...




12 Nisan 2013 Cuma

Titrerim Mücrim Gibi Baktıkça İstikbalime


Geçenlerde internette bir fotoğraf gördüm. Bir sergide yer almış olan bu fotoğrafta, gayet ciddi görünümlü, kucağında notebook olan bir adam, "kağnı" olduğunu tahmin ettiğim bir aracın üstünde, çok önemli bir araştırma yapıyor edasıyla oturuyordu. Sergi, insan ve portrelerle alakalı bir sergiydi. Fotoğrafın konusu "kuşak çatışması" idi. Fotoğrafın altında -tam olarak emin olmamakla birlikte- şuna benzer mısralar vardı: 
"Neler gördük biz bu zaman diliminde,
Kara sabanı da uzay mekiklerini de, 
Posta pulunu yalamayı da, anlık mesajlaşmayı da, 
Neler sığdı bir ömre, nelere tanıklık ettik, 
Şans mıdır şansızlık mıdır? Bilinmez... "

Ana düşünce buydu; 
"Biz çok önemli devirlere şahitlik yapan bir nesiliz" 

Aynı zamanda bizden öncekilerle sonrakiler arasında sıkışıp kalmış, yarı analog yarı dijital bir nesiliz biz. Hiçbir dönemin kabul etmediği kimine göre “zamane” kimine göre “demode” olduğumuzun da gayet farkındayız. Çünkü ne teknolojinin kölesi olabildik ne de teknolojiden uzak kalabildik. İçindeki fotoğrafları sabırsızlıkla merak ettiğimiz analog fotoğraf makinelerine de sahip olduk, sevmediğimiz pozları rahatlıkla silebildiğimiz dijital makinelere de. Albümlerde saklanan, sararma derecesi ile geçmişe duyulan özlemimizin aynı oranda arttığı fotoğraflarımız da oldu, dokunamadığımız ama ışıl ışıl, capcanlı duran fotoğraflarımız da. Her türlü televizyonda film izlemişliğimiz olmuştur ayrıca, siyah-beyazından Full HD sine kadar. Sonra, sokak oyunlarını da biliriz, pc oyunlarını da. Okul ödevlerimizi kütüphanelerde de yaptık, internet cafelerde de.  

Öyle hızla değişen dönemlerden geçtik ki; teknolojinin o fiber optik kablosunun ucu bir şekilde bize de dokundu istesek de istemesek de. Kimi zaman kolaylıkla benimsedik bu durumu kimi zaman zorlandık ayak uydurmakta. Mücrim gibi olmasa da birer cep telefonu gibi titrer olduk baktıkça istikbalimize. Asıl şaşırtıcı olan da bu gelişmeleri takip etme derecesinin, yaşla ters orantı göstermesi ki her nesil kendisinden bir önceki nesilden teknoloji dersi alır hale geldi.      

Farklı kuşaklardan olan ve aynı evde yaşayan 3 kişi hayal edin. Birden elektriğin kesildiğini farz edin ve bu 3 kişinin tepkilerinin nasıl olacağını düşünün. 
Hemen yardımcı olayım size;
Birinci kişi, her elektrik kesilmesinde verdiği tepkiyi gösterecektir muhtemelen " Ayyyyyy görüyor musun, dizinin en heyecanlı yerinde gitti elektrik"ler" yine" şeklinde söylenerek yerinden kalkarak mum yakmak isteyecektir ki mum yakan kişi genellikle bu kişi olur. İkinci kişi; "gelir birazdan ya, gelmese de tekrarını veriyorlar oradan seyredersin" şeklinde gayet rahat bir tavır sergileyerek cool bir arabulucu  rolünü burada da konuşturur. (Yazı boyunca içinde olduğum İkinci kuşağa iltimas yapacağım peşin olarak söyleyeyim.) üçüncü kişi; “Elektrik arızayı mı arasak? Bu ne ya? Hangi devirde yaşıyoruz? İnternette işim vardı benim” şeklinde tahammülsüz ve asabi bir tavır sergilemektedir. (Bu kuşağa herhangi bir gıcığım yoktur, yanlış anlaşılmasın) Sonra herkesin aşina olduğu o diyalog başlatılır birinci kuşak tarafından ( monolog da diyebiliriz aslında) "Eski insanlar elektriksiz nasıl yaşıyorlarmış yaaaa, mum ışığında? Ne televizyon, ne buzdolabı hiçbir şey yokmuş, çok çekmişler çok! Biz onlar kadar çekmesek de sizin kadar da şanslı değildik. Ben hatırlıyorum televizyonsuzluğu mesela. Radyomuz vardı bir tek bizim, temsil günleri olurdu haftada bir defa, sabırsızlıkla onu beklerdik. Gazetelerden fotoroman okurduk. Sonra, böyle buzdolapları nerde? Tel dolaplarımız vardı, her şey günlük tüketilirdi (yine o -kendisiyle tanışma fırsatım olmasa da, elektriksiz gecelerimde hep hayalini kurduğum gözümde şehir efsanesine dönüşen- tel dolap) Akşamları sobanın etrafında sohbetler edilirdi. Daha bir başkaydı canım eskiden, bugünkü gibi herkes başka odalara çekilmezdi" diyerek geçmişe olan özlemini hissettirirdi hafiften, az önce kendini kaptırarak dizi izleyen kişi o değilmişçesine. İkinci kişi ilgili bir şekilde birinci kişinin anlattıklarını dinlerken üçüncü kuşak bu esnada cep telefonundan internete bağlanıp “Uff ya! Yıl olmuş 2013 hala elektrik kesiliyo!" şeklinde durumunu güncellemektedir. 
  
Birinci kuşağın özlemle hatırladığı dönem de, ikinci kuşağın dengeyi korumaya çalıştığı içinde bulunduğumuz dönem de, üçüncü kuşağın bile ayak uydurmakta zorlanacağı bundan sonraki dönemler de hepsi bir bütün aslında. Hiçbirinin değeri, diğerleri yaşanmadan bilinemez. Teknolojinin nimetlerinden sonuna kadar yararlanılsa da, geçmiş her zaman kutsaldır. En ufak bir elektrik kesintisinde, sandıklardan çıkarıverirsin sararmış fotoğraflarla birlikte anılarını, sonra başlarsın anlatmaya içlerinden seçtiğin en güzel ve en imrenilecek olanları. Sonra birden elektrik geliverir ve sen sandıkları tekrar kilitleyip dizine kaldığın yerden devam edersin.






1 Nisan 2013 Pazartesi

Hoşgeldin Bahar


            Bir soluklan azıcık da hemen işe koyulalım, çok işimiz var seninle çok.

            Aylardır üzerimde taşıdığım, kendimi yürüyen bir lahana gibi hissetmemi sağlayan kıyafetlerden başlayalım istersen; onlardan kurtulmamız lazım ilk başta. Kuşlar kadar özgür hissetmemi sağlayacak, rengarenk kıyafetlerime kavuştur beni. Yalnız bir şey rica edeceğim senden; bu sefer biraz uzun kal  ki tek tek ilgilenebileyim onlarla; yavrularına şefkat gösteren anne gibi; hiçbirinin boynu bükük kalmasın istiyorum. “Beni de giy, beni de giy” der gibi bakıyorlar sonra. Malum gelmenle gitmen bir oluyor çünkü.

            İkinci işimiz, seninle “Uluslararası Sevko Bahar Temizliği Festivali” 'ne katılmak olacak. “Baharı bekleyen kumrular gibi”, “ Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum yoksa böyle olduğumda mı gelir bahar” ya da “Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç” gibi adına yazılmış onlarca şarkılar ya da seninle hiç alakası olmayan ama benim favori temizlik şarkım olan “ Tuttu fırlattı kalbimi” eşliğinde katılacağımız festivali, yüzümüz ak bir şekilde atlatacağımızı umuyorum. Biraz yorucu olacaktır belki, ama yeteri kadar dinlenmiş olmalısın, hem sonunda evimiz, sana yakışır şekilde mis gibi temizlik kokacak.

            Sonra güzel Baharcık, seninle şöyle bir güzel gezmemiz lazım. Kara kışın beni tembelleştirerek, aramı bozmuş olduğu İstanbul'un gönlünü almamız lazım. Senin hayat veren o, toprak ve çimen kokunu alayım, güneşinin sıcaklığını iliklerimde, parlaklığını yüzümde hissedeyim bir, hele bir de gelmenle mutluluktan şakırdayan kuşlarının cıvıltısıyla uyanayım güne; gör bak İstanbul'a nasıl affettireceğim kendimi. İstanbul gibi ihmal ettiğim dostlarım var bir de, onların da gönlünü almamız gerekiyor ayrıca.

            Daha dur, söylemeyi unuttum; kardeşin yaz gelince, tatile gideceğim, seni bekledim hazırlanmak için de. Biraz kilo versem fena olmaz hani. Alışveriş de yapmalıyız. Her zamanki gibi “giyecek hiçbir şeyim yok” çünkü.

            Tamam tamam, şimdiden gözünü korkutmayayım senin. Ama anla be Bahar, koca bir kış seni bekledik, sana erteledik hep üşendiğimiz pek çok işi. Ancak senin verdiğin enerji ile başa çıkabiliriz bu işlerle. Sen başkasın, sen var ya sen, cansın sen can. Sen bana da, yaşadığım şehre de en çok yakışansın.

25 Mart 2013 Pazartesi

Her İnsanın Bir Hobisi Olmalı

            “Her insanın bir hobisi olmalı” bu sözü nerde, ne zaman duydum ya da okudum hiç hatırlamıyorum ama hayatım boyunca o hobiyi bulmaya çalıştım ben. Sadece bir hobisi olan ve onu hakkını vererek uygulayan insanları takdir etmişimdir her zaman.
           
            Bu sebeple kendime uygun bir hobi edinebilmek için çeşitli alanlara bodoslama dalmalarım olmuştur ki en ilginç olanı futboldu sanırım. Ortaokula gittiğim dönemlerde, okuldan arkadaşım Handan, Dinarsu'nun alt yapısında futbol oynardı. Bir gün onun peşine takılarak antrenmanlara gitmeye başlamıştım. Ali ve babam sayesinde o dönemlerde tek televizyonlu çekirdek bir ailenin üyesi olarak bütün maçları ve maç sonrası yorumları izlemek zorunda kaldığım için yeterince futbol bilgimin olduğunu düşünüyordum. “Takım için faydalı olabilirdim. Kim bilir belki de yeni bir yıldız doğuyordu?” Bir hevesle gittiğim ilk idmanda hoca beni diğer kızların yanından ayırıverdi – bir an için yeteneğimi keşfetti herhalde diye düşünmüştüm- elime bir top verdi ve bir duvarı gösterip, git duvarla paslaş dedi. “Ne saçma” diye düşündüm çünkü daha önce izlediğim hiçbir spor programında duvarla paslaşan bir futbolcu görmemiştim. Mecburen, dediğini sıkılarak da olsa yapıyordum. Ne kadar sıkıldığımı size, duvarların dili olsa da anlatsa. Sonuç; futbol maceram yaklaşık bir ay sürdü, jübile yapmadan sessizce yeşil sahalardan ayrılma kararı aldım.

            Yine arayışta olduğum dönemlerde müziğe de sulanmışlığım vardır. Bir dönem ses getiren BBG evinde, ismini hatırlayamadığım gitar çalan bir kız vardı, ona özenerek aldığım gitarla olan anım, sadece onu aldığım gündü sanırım. Liseden arkadaşım Yeliz'le yağmurlu bir kış akşamında İMÇ' ye kadar gidip uzun bir pazarlık sonucu almıştım onu. Adamı istediğim fiyata ikna edemeyeceğimi anlayınca “o zaman bize bunu da hediye et” diyerek parmaklarıma taktığım o dönemin meşhur Tarkan zilini -ya da Shakira zilini- işaret etmiştim. Yeliz'e verdiğim ziller edindiğim gitardan daha çok faydalı olmuştur herhalde. Birkaç kez tıngırdattıktan sonra, “ilerde ders alırım” fikriyle ertelenerek salonun kapısının arkasındaki yerini aldı yıllarca uslu uslu yerinden kıpırdamayan gitarım, ta ki birkaç yıl önce alt komşumuz Meral ablanın benim gibi hobi arayışında olan oğlu Ahmet Furkan'ın gitarı olana kadar. Umarım orada mutludur.

            Bir ara kendimden şüphelenip “ Acaba benim söz yazıp, beste yapma yeteneğim var da farkında değil miyim?” gibi bir düşünceye kapılmıştım. Öyle ya denemeden nasıl emin olabilirdim ki. Oturup Sezen Aksu gibi besteler -hiç değilse Serdar Ortaç gibi de olur- yapmaya çalışıyordum. İlk önce sözleri yazıyor, sözlere de melodiler yapmaya çalışıyordum, beceremeyince “ böyle olmaz ilk önce melodi çıkarıp, sonra sözü her türlü yapıştırırım üstüne” şeklinde ilginç teknikler deniyordum. Aslında ortaya çıkanları saklayıp yetenek programlarında sergileseydim Ajdar'ın tahtını sallayabilirdim ama iyi bir dinleyici olarak kalmak benim için en doğrusuydu sanırım.

            Çocukluğum ve ergenliğim Karagümrük, Balat ve Eyüp gibi dar sokakları ve yokuşları olan semtlerde geçti. Çok istememize rağmen bisiklet alınmadı bize. Annem bir arabanın altında kalmamızdan korkardı. Bu yüzden bisiklete binmesini bilmezdim. Bir gün “neden bir bisiklet alıp da binmesini öğrenmiyorum ki ben? Bundan güzel hobi mi olur?” sorusu belirdi kafamın içinde. Böylece ilk bisikletimi yirmili yaşlarımda almış olmuştum ve artık ben de bisiklete binebiliyordum. İşten eve koşarak gidiyordum tıpkı okuldan eve koşarak giden çocuklar gibi. İlk bisikletim, benim için çok özeldi çünkü onda öğrenmiştim çocukken öğrenemediğimi. Bu yüzden iki ay sonra çalındığında çok üzülmüştüm. Sonra yenisini aldım, ama o her zaman özel kalacaktı benim için.

            Bir sabah işyerinde uykulu gözlerle karşımda açık duran televizyona şuursuzca bakıyordum, canlı yayında Ebru Şallı pilates yapıyordu. Kafamda “ deli mi bu kadın, bu saatte ne yapıyor böyle” gibi -aslında uykusu olan biri için çok da mantıklı sayılan- deli sorular eşliğinde izlemeye başladım onu. İzlerken bile kaslarının açıldığını hissettiren yeni hobimle böyle tanışmıştım. “ Yaşasın Pilates Kardeşliği!” Pilates en uzun soluklu hobim oldu benim, iki yıl düzenli yaptıktan sonra yeni hobilerle ilgilenmem sonucu düzensizleşse de hep hayatımda oldu, olacak da.
           
            Hani büyüklerimiz bize her zaman der ya “gençliğinin kıymetini bil evladım” diye her zaman düşünmüşümdür kendi kendime “gençliğinin kıymetini bilmek nasıl olur” “aynanın karşısına geçip, canım gençliğim, güzel gençliğim aman da yesinler seni mi diyeyim yani, ne yapayım” diye. Ama biraz yol almaya başlayınca insan fark ediyor ki dünyadaki zenginliklerden yararlanmak için ihtiyacımız olan en önemli şey zaman. Boşa harcanmayacak kadar çok değerli ve insanı eğlendirebilecek, dinlendirebilecek, eğitebilecek o kadar çok uğraşı var ki zaman hepsiyle uğraşmamıza yetecek kadar fazla değil. Aslında hangi yaşta olursa olsun, insan yaşının kıymetini bilmeli ve hakkını vermeli. Gençliğimizde edindiğimiz deneyimler sonucu ilerleyen yaşlarımızda bize uygun meşgaleleri daha rahat bulabiliriz. Örneğin yaşlandığımda futbol oynamayacağımdan emin olabilirsiniz.
           
            Yazının başında dedim ya “her insanın bir hobisi olmalı” diye “hobi aramak” benim en büyük hobim oldu sonunda. Yeni hobilere yelken açmadan önce elimdeki 2000 parçalı puzzle ı bitirmeye çalışıyorum bu aralar.
           

22 Mart 2013 Cuma

Dostlara

       Çocukluğumda her doğum günümde Ayla teyzem arar ve “ Diloş ne istersin, ne alayım sana teyzecim?” diye sorardı. Ben de ilk önce teyzemin ısrarcı yapısına güvenerek nezaketen “Hiçbir şey istemem teşekkürler” deyip teyzemin tahmin ettiğim ısrarı sergilemesinin ardından hala sebebini çözemediğim o aynı cevabı verirdim “ Tamam o zaman bebek al!” Halbu ki; en çok sahip olduğum oyuncak türüydü on iki - on üç yaşlarıma kadar saklayıp, en sonunda sokakta evcilik oynayan çocuklara annem tarafından hibe edilen benim zavallı bebeklerim. A dan Z ye alfabetik olarak dizerdim onları isim sırasına göre ama yine de, ille de bebek isterdim benim güzel teyzemden.
      
      Çocukluğumuzda aldığımız hediyelerin verdiği mutluluğu ya da alacağımızı tahmin ettiğimiz hediyelerin hayalini kurarken tattığımız o safça heyecanı büyüdükçe maalesef kaybediyoruz. Ama büyüdükçe hayatımıza kattığımız, onlarsız yapamayacağımız, sadece varlıklarını bilmek bile güven veren ve doğum günlerimizi hatırlayan –bazen unutan- dostlara sahip oluyoruz.
      
       Bugün aylardan, bahar kokan ama dilediği gibi olamayan – teyzemin bana aldığı hediyelerden kalma heyecandan mı, kıştan kurtuluyor olma hissinin verdiği duygudan mı yoksa babamın da dediği gibi “Mart sıpası” olduğumdan bilmiyorum ama en sevdiğim ay olan – Mart hem de “Yirmi biri” doğum günüm olan. Sabah tam da doğduğum saat olan 8:50 de benim kalbi temiz arkadaşım İlknurum aradı – tabi ki tesadüfen – doğum günümü kutlamak için. Ona tam da zamanında aradığını söylediğimde o da – yine tesadüfen – “Bak kıymetimi bil, yaz kızım bunu bir kenara” dedi. Ben de zaten yazmalıyım dedim ama içimden.
      
       Bugün beni arayan, bana mesaj atan, facebook ve bilumum teknolojinin nimetlerinden faydalanarak doğum günümü kutlayan dostlarıma teşekkür etmek ve üç yıl önce bir hevesle açtığım ama bir türlü vakit ayıramadığım benim sadık bloğuma bir açılış yapmak için bir yazı yazmak istedim.
      
       Benimle hayattaki en değerli hazineniz olan “zamanı” paylaştığınız için ve hayatımda olduğunuz  ve de her zaman olacağınız için teşekkür ederim. İyi ki varsınız.
      
       Devamı inşallah gelecek…