Wikipedia

Arama sonuçları

20 Haziran 2015 Cumartesi

Karadeniz Turu 2.Gün (Ordu, Trabzon)

Uykusuz bir gecenin ve yorucu bir günün ardından Ordu'da bulunan konforlu otelimizde güzel bir uyku çektik ve 09.06.2015 Salı sabahı erkenden kalkıp kahvaltımızı yaptıktan sonra Karadeniz'i keşfetmek için tekrardan yollara döküldük.

Bugünkü gezi rotamız şöyleydi;

1-Boztepe (Ordu)
2-Ayasofya Camii Müzesi (Trabzon)
3-Atatürk Köşkü (Trabzon)
2-Altındere Milli Parkı (Trabzon)
3- Sümela Manastırı (Trabzon)
4- Maçka (Trabzon)

Ordu'yu karış karış gezme fırsatımız pek olmadı. Ama kalacağımız otel Ordu'da olduğu için otobüsle bir önceki akşam sahil şeridini görme fırsatımız oldu ve hayran kaldık Ordu'ya.

Ertesi gün de Ordu'da sadece Boztepe'ye çıkarak Ordu'yu kuşbakışı izleme şansına sahip olduk. Karşılaştığımız manzara muhteşemdi. Fotoğraf mı çeksek, oturup manzaranın keyfini mi çıkarsak bilemedik. Hepsini bize verilen kısıtlı süre boyunca kendimizce yapmaya çalıştık. Doyduk mu? Tabi ki hayır!

Yoğun bir programımız olduğunu hatırlatan rehberimize, kanımızın son damlasına kadar direnmeye çalıştık. Oradan ayrılmak istemiyorduk çünkü :) Sonunda  rehber bize, otobüsle önden gidebileceğini ve aşağıda bizi bekleyebileceklerini söyledi. Yani biz aşağıya teleferikle, Boztepe'nin tadını çıkara çıkara inebilecektik Otobüsün hepsi olmasa da büyük bir çoğunluğu hemen kabul etti bu dahihane fikri.



 Bu manzara nasıl bırakılırdı ki :)


İlknur'la güzel manzaraya dalmışken, haberimiz yokken rehber yardımcısı bizi çekmiş desem inanmazsınız tabi, :) evet rica minnet, zorla çektirdik bu fotoyu da, çocuk bıktı bizden :) neyse ki yeni yeni arkadaşlar edinmeye başladık da kurtuldu bizden.



Turda güzel dostlar edinmeye başladık ve hep birlikte bu muhteşem manzaranın keyfini çıkardık :)


Aşağıda bekleyen otobüsümüze kavuşmak üzere ayaklarımız geri geri gitse de teleferiğe bindik.



Yurdum insanı cama bile ismini kazımaya çalışmış. Böyle bir çalışmaya kalkışmasaydı daha net fotolar sunardım ben de sizlere elbette ama bu çizik görüntülerle idare edeceğiz artık.


Boztepe'nin büyüsüyle indik teleferikten ve bizi bekleyen otobüsümüze binip karadeniz şarkıları eşliğinde Trabzon'a doğru yola koyulduk. Ordu'dan ayrılmanın hüznü Trabzon'u keşfedecek olmanın heyecanıyla yolumuza devam ettik.


Trabzon'a varır varmaz bu selfie'yi çektik hemen. İlknur'un selfie merakıyla ilgili bir kolaj yapmayı planlıyorum gelecek postlarda :)


Trabzon'da ilk önce Trabzon'un meşhur gümüşlerine bakalım dedik ve bir gümüşçüye girdik. Ben kendime bir bileklik aldım oradan. O gün bugündür hiç çıkarmıyorum bileğimden.


Daha sonra Tarihi Ayasofya Camii'ni ziyaret ettik. Fatih'in Trabzonu fethinden sonra cami, 1964-2013 yılları arasında müze olarak kullanılan tarihi yapı günümüzde tekrar cami olarak kullanıma açılmış.

1204 yılında İstanbul'un Latinler tarafından işgal edilmesinden sonra kaçan ve Trabzon Rum İmparotorluğu'nu kuran 1.Manuel tarafından yaptırılan kilise, bizim Ayasofyamız kadar gösterişli değil. Yani ne bileyim sanki Manuel, "amaan nasılsa İstanbul'u geri alcez biz, şöyle eğretiten bir Ayasofyacık da buraya konduralım da ahalinin gönlü olsun" mantığıyla hareket etmiş gibi geldi bana :)

Ama yine de gerek yüksek kubbelerinde, gerek hristiyan ve selçuklu islam sanatlarından izler taşıyan frizlerde müthiş bir işçilik görüyorsunuz. Ve günümüze kadar gelebilmesine hayret ediyorsunuz. He tabi bi de konumu çok güzel bir yerde.








Ayasofya'nın bahçesinde kepleriyle poz veren yeni mezun gençlerle karşılaştık :)


Öğle yemeğinde enfes Akçaabat köftesini tatmak için Ayasofya'ya yakın, sahildeki bir restorana gittik. Köfteyi çok sevmem ama bugüne kadar yediğim en lezzetli köfteyi orada yedim diyebilirim.

Öğle yemeğinin ardından rehberimizin dolu dizgin programına kaldığımız yerden devam ettik ve kendimizi Atatürk Köşkü'nde bulduk.


Etrafı çam ağaçları ile çevrili, deniz manzaralı, pamuk renkli bu bina, 19.yy'ın başlarında zamanın zengin gayri müslimlerinden biri tarafından yazlık köşk olarak yaptırılmış. Son dönem rönesans mimarisinden izler taşıyan bu güzel köşk, mübadele döneminde gayri müslimlerin taşınmazlarının devlete geçmesiyle kamu binası olarak kullanılmaya başlamış.

Atatürk Trabzon'a geldiğinde bu köşkte kalırmış hatta vasiyetini burada yazmış. Köşkü, 1942 yılında da müze haline getirerek bizlerin ziyaretine sunmuşlar.






Ve Atatürk'ün vasiyetini hazırladığı oda...

"O koltuklarda Atatürk oturmuş" diyorsun, "şu halının üzerinden geçmiş", "şu masada yemek yemiş", "bu yatakta uyumuş" diyorsun. E haliyle insan biraz duygulanıyor...

"Bu anlamlı geziden sonra otelimize döndük" demeyi çok isterdim ama maalesef o gün gezdiğimiz yerler henüz bitmedi :) İnanamayacaksınız ama biz Atatürk Köşkü'nden sonra Sümela'ya da gittik o gün.

Şu an bu yazıyı burada bitireyim, Sümela için ayrı bir yazı mı hazırlayım acaba diye de düşünmüyor değilim ama gün gün yazmam daha düzenli olacak benim için. Zaten şimdiden karıştırmaya başladım hangi gün nereye gitmiştik diye :) Biliyorum yazı uzadı ama çok güzel yerler ya sıkılmazsınız. :)



Sümela Manastırı'na otobüsle ulaşmak imkansız olduğu için 3 gruba ayrılıp minibüslere doluştuk. Tam o sırada yağmur bastırdı. Pek bi sevdiğim komik karadeniz şarkıları ve yağmur eşliğinde o meşhur virajlı patika yolları aşmaya çalışırken minibüs bir noktada durdu. Çünkü durduğumuz o nokta manastırın göründüğü tek noktaymış. Deli gibi yağmura aldırmadan ben de indim ve şu yukarıdaki fotoyu çektim. Pek net görünmüyor manastır ama olsun benim için başarısız ama çok değerli bir fotoğraf o :)


Yürüyüş yoluna ulaşmamızdan kısa bir süre sonra yağmur dindi ve güneş açtı. Hepimiz açan güneşle birlikte keyiflendik ve o keyifle manastıra nasıl tırmandık fark etmedik bile.



Trabzon'un Maçka ilçesine bağlı Altındere Milli Parkı'nda Zigana'nın yamacında bulunan akıllara zarar bu manastırla karşı karşıya kaldığınızda kuruluş zamanını ve o günün şartlarını düşününce hayrete kapılmamak mümkün değil.

Sen yüksüz, elini kolunu sallaya sallaya, konforlu spor ayakkabılarınla, dilin dışarıda, güç bela tırmanırken, o insanlar o malzemeleri nasıl taşımışlar buralara diye sorular soruyorsun kendine.


Ve tabi rumca, ingilizce, türkçe, arapça yazılarla tahrip edilerek iett otobüsü muamelesi yapılan freskleri görünce de çok üzülüyorsun, kızıyorsun bu saçmalığı yapanlara.

Fresklerde, İncil'de de anlatılan Hz.İsa ve Hz. Meryem'in hayatından alınan konular tasvir edilmiş. Rehberimiz detaylı olarak anlattı.


Sümela adeta bulutların arasına inşa edilmiş. İnşa edilme nedeni olarak pek çok rivayet var. Kimisi Romalı askerlerden kaçan ilk hristiyan kavimlerin tapınmak ve korunmak için yaptıklarını iddia ederken kimisi de Atina'lı 2 keşişin aynı rüyayı görüp rüyalarının peşinden gitmesi sonucu buraya varıp bu manastırı yaptırdıklarını ve Meryem'e adadıklarını iddia eder.

Kim bilir belki de tarihten bu yana insanoğlunun her dönemde ruhunu yükseltme isteğinde ve yaradana yakınlaşma eğiliminde olmasıdır bulutların arasına inşa edilen bu ibadethanenin var olma nedeni. Olamaz mı? Bir sürü detaylarla anlatılan, kafa karıştıran sebepler yerine böyle basit ama düz mantıklı bir açıklaması da olabilir pek tabi.

Sümela için ilerleyen zamanlarda ayrı bir post hazırlayabilirim. Bu yüzden daha fazla uzatmadan Karadeniz Turumuzun 2.gününü burada noktalıyorum.

Sümela'dan sonra Maçka'daki otelimize gidip, yemek yiyip horon yaptık ve ertesi gün bizi bekleyen güzelliklerin hayaliyle güzel bir uyku çektik.

3. gün nerelere mi gittik? Sürpriz olsun, beni izlemeye devam edin o zaman (Ayder'e gittik yahu, anlatmak için sabırsızlanıyorum, saklayamadım :))









18 Haziran 2015 Perşembe

Karadeniz Turu 1.Gün (Amasya-Samsun)

Umarım bu yazının taslak halini görmemişsinizdir. Çünkü ben bir taraftan fotolarla boğuşurken bir taraftan iş yerinde yığılmış işlerimi eritmeye çalışırken, bloga yüklediğim fotolar gitmesin diye "kaydet" yerine "yayınla" tuşuna basmışım. :) Allahtan hemen farkettim de alel acele geri çektim yayından. Tabi yine de o kısacık zaman diliminde birileri aklıma ilk gelen cümlelerden oluşan o muhteşem komiklikteki taslak yazımı okumuş olabilir diyerek, buradan o şanslı azınlığa seslenmek isterim: "Okuduklarınızı unutun! Aslında ben çok güzel yazılar yazabiliyorum vallahi bak, ama taslak yazılarım komik oluyor işte böyle, unutun tamam mı? :)

Neyse,blog maceralarımı bırakıp Karadeniz maceralarıma gelmek istiyorum :) "Karadenize gidiyorum, bak gidiyorum, vallahi gidiyorum" diyerek başınızın etini yedim günlerce ama nihayetinde de gittim çok şükür :)

Evet, gittim ama hiç dönmek istemedim o güzel yerlerden. Aşık oldum doğasına, güzellliğine, yeşiline mavisine...

Bir sürü fotoğraf çektim, onları elemek biraz güç olacak benim için ama eleyip gezip gördüklerimi sizlerle paylaşacağım.

İnsan gezip gördüğü yerleri zaman geçince unutabiliyor. Ama böyle bir yazı hazırlayınca ve bir zaman sonra dönüp bakınca o yazıda anlattıklarına, yapılan gezi o zaman ölümsüzleşiyor bence.

Neyse tamam, uzatmadan başlıyorum anlatmaya.

7 günlük Karadeniz Turunu da Londra gezimde olduğu gibi gün gün anlatacağım.

Öncelikle ilk günün gezi rotasını veriyorum:

1- Amasya
2- Samsun

Gece yolculuğunun ardından 08.06.2015 Pazartesi sabahı gözümüzü şirin mi şirin, güzel mi güzel Amasya'da açtık. Namını, güzelliğini duymuştum ama karşısında olunca heyecanlandım yine de.



Amasya; ortasından Yeşilırmağın geçtiği, etrafında Ferhat'ın Şirin için deldiği hatta Barış Manço'ya askerliği sırasında "Dağlar Dağlar" şarkısına ilham olduğu söylenen dağların olduğu, şehrin içinde ise gayet havalı duran kaya mezarları manzaralı  yalı boyu evlerinin bulunduğu şirin mi şirin, pek bir fotojenik bir şehirmiş.

    Sokaklarında gezerken, açık hava müzesindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz kendinizi


Yeşilırmak kenarında sıralanan, şehre hem modern hem de tarihi bir doku hissi veren Yalıboyu evleri pansiyon ve restoran olarak işletilmekte.

Amasya'yı çevreleyen dağlardan, Harşena dağının güney eteklerinde Pontus krallarına ait kral kaya mezarları bulunmakta. Kalker kayalar oyularak yapılan bu kaya mezarları şehre farklı bir büyü katmakta. Oraya çıkmak da mümkün ama biz bir önceki geceyi yolda geçirdiğimiz için çok yorgunduk ve yeşil ırmak kenarında yer alan bir restoranda öğle yemeğimizi yiyip kendimizi şehrin büyüsüne kaptırarak kral mezarlarının karşısında oturduk durduk öylece.

"Sadece oturduk" dememe bakmayın siz yine de. Gezmez olur muyuz hiç, gezdik tabi ki. Yemekten sonra, bakın nerelere, nerelere gittik;

Hazeranlar Konağı'na gitmişiz mesela, "mişiz" diyorum çünkü bu fotoyu görünce anca hayal meyal hatırladım oraya gittiğimizi :) Gezi boyunca o kadar konağa girip çıktık ki hangisi, nerede karıştı biraz bende. Ama korkmayın internetten sağlamısını yapıyorum öyle koyuyorum buraya.Yoksa yukarıda Memiş Ağa Konağı'nı da görebilirdiniz :)  (Memiş Ağa Konağı Trabzon'daydı :))

He tabi bir de meşhur Ferhat'la Şirin destanın gerçekleştiği su kanallarına gittik. Gittik yerinde gördük; Ferhat hala kavuşamamış Şirinine... :) 
Hikayeyi biliyorsunuzdur anlatmayayım şimdi, işte rehber bu hikayeyi anlatmaya çalışırken biz de İlknur'la kafalarımızı birleştirip Ferhat ve Şirin'le birlikte selfie çekmeye çalışıyorduk





Amasya'da bir selfie çılgınlığı söz konusu. Bu da meşhur selfie yapan Şehzade. (Biz onu otobüste gördük, inip yanına gitmeyi isterdik tabi ki ama çok yorgunduk. Bu fotoyu da internetten arakladım. Zaten ben çekmiş olsam birlikte selfie yapardık :))




2.Beyazid Külliyesi, Şehzadeler Parkı ve mumyaların olduğu Amasya Müzesi'ni de gezdik.



Yetmedi bir de Amasya Minaytür Müzesi yapıp ziyarete açmışlar oraya da gidelim dedik. Etrafı karartıp yukarıdaki manzarayı ışıklandırdıkları gece görüntüsü muhteşemdi, giderseniz muhakkak uğrayın.



Yok bu minyatür değil, bir tepeden çektiğim gerçek Amasya görüntüsü. :) Görüldüğü gibi, koca koca binalar olmadan da hem modern, hem tarihi, hem de düzenli bir görüntü verebiliyormuş bir şehir...

Amasya'yı çok beğenerek Kurtuluş mücadelemizin başlangıç noktası olan Samsun'a doğru yola koyulduk tekrar



"Samsun Karadeniz'in en modern şehri, Karadeniz'in İzmir'i" derler. Yani aslında "Doğunun Parisi, bilmem nerenin İstanbul'u" gibi tabirler bana saçma gelir. Örneğin İzmir'e Ege'nin İzmir'i mi diyoruz ki biz, hayır sadece İzmir diyoruz. Samsun'a da Samsun diyoruz işte.

Evet Samsun'un Karadeniz'in diğer illerinden biraz farklı bir görüntüsü var. İstanbullu olarak bizim alışık olduğumuz cinsten, yadırgamayacağımız binalara sahip. Bu da kalabalık bir şehir olmasından kaynaklanıyor bence. Benim hayal ettiğim tipik bir Karadeniz şehrine değil de İstanbul'un gayet orta halli bir ilçesine gelmişim gibi hissettim Samsun'un merkezinde otobüsten inince ben.



Bu da Kurtuluş mücadelemiz için ilk adımları attığımız Bandırma Vapuru Müzesi. Orjinaline sadık kalınarak hazırlanmış. Samsun'la ilgili fazla foto yok elimde. Sadece Atatürk anıtında bir de vapurda çekmişim.




Gezimizin 1.gününü bu mutlu fotomuzla bitirmek istedim. Biz çok gezdik, çok eğlendik. Yeni dostlar edindik hep birlikte yine çok eğlendik... Başımıza neler geldi merak mı ediyorsunuz? O zaman takipte kalın :)
Karadeniz Turu 2.gün yazısında görüşmek üzere...






3 Haziran 2015 Çarşamba

"Ben Küçükken" Mimi (Deeptone)

Sevgili Deeptone beni de mimlemiş. Mimin konusu küçükken yaptıklarımız. Hemen başlıyorum anlatmaya;


*Uslu bir çocuktum ben genel olarak. Bebeklerimle çok oynardım. Her ebeveynin hayalini kurduğu ideal bir çocuktum yani, koy önüne oyuncak bebekleri oturup kalsın öyle saatlerce, sen de işini gücünü yap.:))) (Allahım çocuğum olacaksa bana çeksin lütfen!)

Öyle kendi kendime oynardım bebeklerle. Film çevirirdim resmen onlarla. Sonra büyüdüğümde onları, annem toplayıp sokaktaki çocuklara vermişti benden habersiz. Çok kızmıştım ona bu yüzden.

*Abimle aramızda 21 ay vardır bizim. O da evin içinde kendi kendine futbol oynardı. Bazen kaleye (kale dediysem, bildiğiniz  kapı eşiğine) beni koyardı, ben de kalecilik yapardım. Tabi rüşvet isterdim hep. Ya bakkal sıramı verirdim ona, ya da para isterdim...

* Bakkala gitmek ayrı bir seremoniydi bizim evde. Sırayla giderdik hep ama Ali, sıra kendisine geldiğinde hep mızıkçılık yapardı, gıcık olurdum ona. Her gün bakkala gitme sırası yüzünden kavga olurdu. Yazın pek sorun olmazdı bu. Çünkü yazın hep sokakta olurduk, bakkal işlerini de annem camdan, hangimizi görürse ona yaptırırdı.

* Sokakta arkadaşlarımla oynamayı çok severdim, dokuz taş, saklambaç, istop, renkli istop, gibi oyunlar oynardık. Gece 12'ye kadar bile sokakta oyunlar oynardık biz. Eve hiç girmek istemezdim :) Büyükler "başımız şişti, eviniz yok mu sizin" derlerdi hep. "Bu büyüklerin de sürekli başı ağrıyor" diye geçirirdim içimden.


*İştahlı bir çocuktum öyle yemek ayırt etmezdim pek ama patates yemeğini sevmezdim, hala da çok bayıldığım söylenemez. Kabak tatlısı haricinde de bütün tatlıları çok severdim. Kabaktan tatlı yapmayı kim nasıl akıl etmiş çok merak ederdim. Annem hala yılbaşlarında hem kabak tatlısı hem sütlaç yapar. Çünkü ben kabak tatlısını hala yemem.


*5 yaşlarımdayken üst kat komşularımız akşamları çay içmeye bize gelirdi, amcamlar da gelirdi. Bayağı şenlik olurdu bizim ev. Sohbet ederlerdi bazen de benim haricimdeki herkes İsim, şehir oynardı. "Ben ne zaman oynayacağım yaaaa?" diye sorardım hep. Annem de "okula gidince" derdi. Ali'yi bile oyuna alırlardı, beni oynatmazlardı. Bazen acıdıkarı için bana harf söyletirlerdi, ben de uyuzluğuna "f" ya da "p" derdim. :)   Onlar oynarken oyalanmam için elime tutuşturdukları kalem kağıtlara yazarak, oradaki herkesin isminin hangi harfle başladığını öğrenmiştim, sonra herkesin isminin nasıl yazıldığını öğrenmiştim. Bildiğin okumayı sökmüştüm ayol. Ve en sonundaaa, "bir zamanlar okumayı bilmeyen ama gururlu bir genç vardı" diyerek hepsinin ismini yazıp göstermiştim onlara :) beni de aralarına almak zorunda kalmışlardı. Sırf isim-şehir oynarlarken beni de aralarına alsınlar diye okumayı sökmüştüm yani. :)


*Böylece okula, okur-yazar olarak başlamıştım. "Oya ile Tekir" diye bir kitap vermişlerdi okuldan. Daha sonra sabah gazetesinin kuponla verdiği Ayşegül serisi... Bir de teyzemin kızı Aylin ablam Gülten Dayıoğlu'nun "Fadiş" isimli kitabını vermişti bana. Mavi ciltli bir kitaptı, içinde ipli ayracı vardı. İlk okuduklarım arasında bunları hatırlıyorum. Sonra da Kemalettin Tuğcular, Ömer Seyfettinler...

*İlk ezberlediğim şarkı "Oy oy Eminem" miş, bunu ben hatırlamıyorum, annem söylüyor :) Mustafa Topaloğlu fanıymışım yani küçükken :) Benim hatırladığım ise, "Arkadaşım Eşek" vardı söyleyip durduğum. Barış Manço'yu çok severdim ve tabi Sezen Aksu'yu... Tüm harçlıklarımı Sezen Aksu kasetleri için harcardım. Büyüdüğümde beni keşfedeceğini, vokalisti yapacağını hayal ederdim. :) Ergen olduğumda da Kenan Doğulu'ya aşıktım ama onu anlatmayayım şimdi çocukluğumu anlatıyorum :)

*Çocukken yapığım bir sürü salakça şey vardı elbet. Ama hatırladığım ve en salakça bulduğum şey burnuma leblebi sokamamdı :) Annem saatlerce uğraşmıştı çıkartmak için.

*Televizyon izlemeyi de severdim elbette her çocuk gibi. Kemal Sunal, Şener Şen, Adile Naşit filmlerine bayılırdım, Hababam sınıfı başlangıcındaki o müziği işittiğim andaki heyecanı hatırlarım hala. Dizi olarak hatırladığım "Cosby Ailesi" ve "Alf"'i çok severdim. "Altın Kızlar" "Uzaylı Zekiye" ve tabi ki "Bizimkiler"... Kalabalık aileli, bol çocuklu aileli dizi ve filmlerdi genelde en sevdiklerim. Zaten öyle seçme şansımız yoktu. Tek kanaldı çocukluğumun büyük bölümü, ne bulursak seyrediyorduk. :)


* Hatırladığım çizgi filmler; "Taş Devri", "Şirinler", "Clementine", "Calimero", "He-Man" "Dinazor Denver" "Beverly Hills Yaramazları"...




  *Kakaolu süt, üzümlü eti kek ikilisine bayılırdım. Çokomel için ölüp biterdim. Arada hala "Eti Puf" krizim tutar gider alırım, üşenmem :)

*İp atlamaya bayılırdım

Normal bir çocuktum işte ben de... Herkes gibi

Ben de mimleyim birilerini: +nahide zereyak , +Kreatif Baskan , +Ayhan Gümüşkılıç ,  +Berika'nın Günlüğü , +KİTAP EYLEMİ , +Yeliz Küçükkoner+Sinem Demirdöven , +Muptezel
Önceleri, bağlantı yapmaya çok üşeniyordum o yüzden fazla kimseleri mimliyemiyordum :) plustan bağlantı yapmak çok kolay oluyormuş. Bunu da +sosyalmedyakafe com den öğrendim onu da mimliyorum. Hadi bize çocukluğunuzu anlattın :)


2 Haziran 2015 Salı

Ağğççç bi Koka Kola Koka Kola İçççç

Eminim herkesin fotoğraf albümünde kendisini beğenmediği fotoğraflar vardır. Özellikle 80'li ve 90'lı yıllarda erişkin bir bireyseniz, muhakkak vardır böyle fotoğraflar. Ne bakmaya ne de atmaya kıyamazsınız :)

Zaten aman sakın atmayın onları. Onlara bakıp bakıp gülmüyor musunuz ki? Ben çok gülüyorum. Kabarık kabarık saçlarıma, bugün Nurella'nın karşısına geçsem bütün kuşlarını öldürebilecek potansiyele sahip kıyafetlerime bakıp çok ama çok gülüyorum hem de. Burada sizinle de paylaşırdım ama ne gereği var değil mi, elimde bomba gibi şu fotoğraf varken :)



Ay ben fotoyu ekşi sözlükte gördüm ve sabahtan beri açıp açıp, bakıp gülüyorum. :) Çok tatlılar ya değil mi? :)

Siz en çok Mahsun'un ceketine mi, Özcan'ın fularına mı yoksa Hülya'nın döpiyesine mi güldünüz bilmiyorum ama, ben Özcan'ın fularına takıldım kaldım. Bir de dilime "Ağğğç bi koka kola, koka kola içççç!" melodisi takılmasın mı! :))) O plajdaki Özcan nireeee, şu yukarıdaki fularlı Özcan nireeee? Ben Sıla'nın yerinde olsam o kolayı açmadan önce bir kez daha düşünürdüm :)