Wikipedia

Arama sonuçları

15 Nisan 2015 Çarşamba

Düğünlerin Yıldızı Siz Olun


Eee düğün mevsimi geliyor, çoğu insanda bir telaş, bir telaş... Kimisi evlenme telaşında, kimisi ne giyeceğim telaşında, kimisi ne desem de gitmekten kurtulsam telaşında. Aman canım yaz gelsin yeter ki, sizin de telaş ettiğiniz şeylere bak :)

Düğünler beni çok eğlendirir. Yani bazen şöyle bir düğün salonu açıp, çekirdek çitleyerek tanıyım tanımayayım tüm düğünleri seyretmek isterim. Kabarık saçlı, süslü süslü kadınların gerdan bükemeyerek oynamaya çalışması, "ağır aabi" takılan adamların "hoplayıver çekirge" eşliğinde zıplayarak dans etmesi çok eğlendirir beni. :)

Bir de düğünlerde herkesi zorla piste kaldırmayı kendine görev edinmiş kişiler vardır. Ben oynamayı sevmeyenler gibi gıcık olmam onlara, hatta hiç kıramam onları, hemen kalkarım göbek ata ata :) Neden? Çünkü düğün bitene kadar rahat etmek için :) Bir kere kalkmazsan düğün bitene kadar rahat bırakmıyorlar sonra. Bir kere kalk, bir iki dönüver etrafında, el şaklat olsun bitsin işte. Ne üzüyorsun pistin yıldızını?

Oynamak çok eğlencelidir çook, ama bütün iş oynamaya başlamaktadır. Yani, nedense oynamaya başlamak için hep çekimser davranılır. "Amaaan pist dolsun arada kaynak yaparız" diye bir düşünce olur herkeste. Eeee, sen kalkmazsan, ben kalkmazsam nasıl olacak bu düğün? Değil mi ama? :))  Bence piste ilk çıkan o cesur yürek kutlanmalı, düğünün asıl yıldızı odur çünkü. Özellikle piste ilk çıkıldığında garip bir çekingenlik olur ya, nasıl da kahramanca üstesinden gelir o durumun? Ay kıyamam ona... :)

Böyle ne biliyim, başını hafiften yana eğerek "öhöm öhöm, aslında ben hiç anlamam bu oyun işlerinden ama ayıp olmasın diye kalktık işte" diyen Lady Di gibi mi davransa yoksa "her şeyi boşvermiş Yıldız Tilbe" havalarına mı bürünse, bilemez.. Ama her haliyle çok tatlı olur bence  :)

İlk şarkıyı, bu iki zıt kişiliğin arasında gelgitler yaşayarak bitirdikten sonra 2. şarkıda daha bir normale döner sanki, yani içindeki o Lady Di'den kurtulduğunu hissetmeye başlar yavaş yavaş. Eee, 3. şarkıda da içindeki yaramaz Yıldız Tilbe'yi zaptedemez artık... Ondan sonrası tufan zaten :)

"Ay dışardan nasıl görünüyorum" gibi düşünceler, insanı rahat bıraksa, dünyanın en rahatlatan aktivitesidir oynamak. Ben de severim elbette, ama bazı düşüncelere engel olamıyorum işte. Özellikle düğün salonunda gerçekleşen düğünlerde halay çekerken, "kazada, terör saldırısında falan ölüp gitsem buradaki kamera kayıtlarındaki görüntülerimi ana haber bültenlerine verirler mi ki? diye ürkerim mesela. Tövbe tövbe, millet halay çekerken böyle şeyler düşünüyorum ben de işte.

Neyse, uzun lafın kısası, düğünler de oynamak da güzeldir.Ve herkesin içinde de yaramaz bir Yıldız Tilbe muhakkak vardır. Ay hiç, ben bilemem falan demeyin, çekinmeyin özgür bırakın onu, düğünlerin asıl yıldızı siz olun. Hahaha!

10 Nisan 2015 Cuma

English Diary (09.04.2015) "A Little Bit Of Everything"

Selam arkadaşlar,

Dün paylaştığım yazıyı ingilizceye çevirmeye çalıştım bugün, (tabi ki Esmuş yengemin katkılarıyla)
Daha önce yazılmış bir yazıyı ingilizceye çevirmek çok zor. Çünkü aslına sadık kalmak istiyorsun ama anlatmak istediğini o şekilde tam olarak anlatamıyorsun, bazı yerleri kesip atman gerekiyor, bazı yerlere ilave yapman gerekiyor. Yani resmen yazıyı baştan yazıyorsun.

Ben ingilizce günlük tutmaya başlarken önce türkçe yazıp daha sonra onu ingilizceye çevirmeye kalkmış ama bunun ne kadar zor olduğunu görünce bu yöntemden vazgeçip direkt İngilizce yazarak mevzuya dalmıştım :) ve kör topal bugünlere geldim işte gördüğünüz gibi.

Kendimi gramer olarak geliştirdiğimi, kelime hazinemin her geçen gün arttığını, bazı şeylerin yerine oturduğunu çok iyi hissediyorum ama tabi hala konuşurken tutulup kalıyor, Mustafa Topaloğlu'na bağlanıyorum, orası ayrı :)

Bu yüzden önümüzdeki günlerde konuşmaya yönelik bir şeyler yapmak istiyorum (vakit bulabilirsem tabi) Örneğin günlüklerimi seslendirmek istiyorum, belki siz de bana yorumlarınızı seslendirip okursunuz he nasıl fikir?

Neyse, aklımdaki çılgın projeler işte :)

Lafı daha uzatmadan günlüğümle baş başa bırakıyorum sizi.

(Dünkü yazımı okumadıysanız şurada : Herşeyden Az Biraz ) İngilizcesi de (biraz kırptım ama) aşağıda, buyrunuz:


---------------------------------------------------09.04.2015----------------------------------------------------

Hi there;

I've just realized that I didn't write any posts in April. Besides, I don't even know when it was 9 April. So, I decided to write this post, but I have no idea, how it's going to be.

Actually, I want to tell about a lot of things but I can't choose one of them. Because, I cannot focus on a subject. Recently, I've been doing a little of everything. It's just how I've been feeling these days. So, let me I try to explain whats been happening in my life;

First of all, my work is very busy. Especially, our department is very busy in March and April every year, thereupon, my company in a large project at the moment while we are also attending an exhibition, meaning I have had no spare time at work.

My mom still can't sleep well at nights. Besides, Ali is usually working at nights. So, we cannot see each other. As you understand, everyone is living in shifts at our home.  That's just the way it is at home, too.

Last book I read was "Eylembilim". I want to start reading a new book but, I can't decide on which one. I don't even have time to choose a book, let alone finish it :) Anyway, Ok, I've just decided, I am going to start to read a book by Aziz Nesin. I think, he is the best writer to make me feel good.

There was also pilates in my life, wasn't there? I think, there still is. Although it's not like it was in the first days, I'm doing a little bit.

I haven't logged in to my social accounts recently as I've been so busy. However, I still receive some strange notifications from Facebook, like this; "Tülay added a new photo", but I don't know, who is Tülay. I guess, it's so rubbish.

Yesterday, I received a silly notification again and I clicked it this time. So, I went to home page immediately and than I started reading several news. Finally, I saw a sensitive post that Öznur shared (Öznur is Burçin's sister. Burçin is my childhood friend who sadly died 14 years ago.) I was deeply touched when I read Öznur's post and then I remembered our childhood and the days we did crazy things. We were very happy children who always laughed. I miss those years and her...

Anyway, I'm afraid this post is going to be too sad, so enough of the sentimentality, as you can see I'm like this these days, a litle bit of everything; sadness and happiness, stress and relaxation, sleep and sleeplessness, sensuality and insensitiveness... a little bit of everything. Like life...

Bye!




9 Nisan 2015 Perşembe

Herşeyden Az Biraz

Herkese selam,
Bir baktım Nisan ayında hiç yazı yazmamışım, Nisan'ın 9'u ne zaman oldu onu da anlamadım ya, neyse. Yani bu yazıyı biraz da sadece yazmak için yazıyorum ve nasıl bir yazı olacağı hakkında şu an hiç bir fikrim yok.

Gündemde ve kafamda yazılacak çok şey var aslında ama ben içlerinden bir seçim yapıp da sadece bir konuya odaklanamıyorum. Bu ara böyleyim. Her çiçekten az az bal alarak yaşıyorum. Azıcık ondan, azıcık bundan her bir şeye öyle yetişmeye çalışıyorum işte. Hal böyle olunca da hayatımdan size aktarabileceğim şöyle kısa kısa notlar geçiyor:

İşyerinde yoğun bir dönem geçiriyoruz, şirket olarak yeni bir projeye hazırlanıyoruz ve ayrıca fuara katılıyoruz. Bu yoğunluğun üstüne, departman olarak da bizim ekstra olarak her yıl rutin yaşadığımız mart nisan yoğunluğumuz var. İş yerinde durumlar işte böyle.

Evde ise garip bir vardiya sistemi sürmekte. Annem kışlık bunalımında yine, uykusuzluk problemi devam ediyor. Ona bir hobi bulmam lazım. Ali ise bu aralar hep gece çalışıyor, ikimiz hiç görüşemiyoruz. Yani evde hepimiz vardiyalı yaşıyoruz.

En son Eylembilim'i okudum. Yeni bir kitaba başlayacağım ama seçim yapmaya bile fırsatım olmadı. Hayır seçmeye bile fırsat bulamazken okumaya nasıl fırsat bulacağım o beni düşündürüyor. Neyse tamam şu an seçtim Aziz Nesin okuyacağım. Bu aralar bana iyi gelecek tek yazar Aziz Dede...

Pilates vardı bir de benim hayatımda di mi? Hala var galiba, yani ilişkimiz ilk günkü sıcaklığını korumasa da, ondan da az biraz var işte.

Sosyal ağlara da pek uğradığım yok bu ara. Haftalar olmuştur ki Instagrama girmemişimdir. Eski cazibesi yok artık. Hep aynı kareler... "Twitter kapandı" deniliyor, "doğru mu gerçekten" diye ona bile bakamadım. Anlayın işte, o kadar bile umurumda değil.

Facebook bana saçma bir şekilde alakasız konularda sık sık etkileşim göndermeye devam ediyor, en vefalısı da o sanırım, beni asla unutmuyor :)

Facebook yine şöyle bir etkileşim göndermişti "Tülay shared a new photo"... Kim bu Tülay yahu? Ne zaman ekeldim böyle birini hatırlamıyorum bile. Neyse biraz gezineyim de kafam dağılsın diye tıkladım Tülay'ın benim için hiç bir anlam ifade etmeyen fotoğrafına ve böylece giriş yaptım gerçek görünümlü sanal dünyaya.

Tülay'ın fotosundan jet hızıyla ana sayfaya geçtim ve orada gezinirken Öznur ablanın o kalbime dokunan cümleleriyle karşılaştım. Bir kaç kere okudum kardeş acısıyla yanan birinden dökülen o cümleleri. Bu boğazımı düğümleyen cümleleri okuyunca 14 sene öncesine gittim. Çocukluk arkadaşım Burçin'i kaybedeli tam 14 sene olmuş...

Sonra, daha öncesine, çocukluğumuza, onunla yaşadığımız o deli dolu, gamsız, bol kikirdemeli yıllara gittim. Bir daha asla geri gelmeyecek o güzel yıllara... Onu çok özlediğimi farkettim...

Burçin ve ben... Bol kahkahalı yıllarımızdan



Neyse, bunalım bir yazı olmaya başladı bu. Bugünlerde böyleyim işte, her şeyden birazcık... Hüzünden, neşeden, stresten, rahatlıktan, uykudan, uykusuzluktan, sinirden, vurdum duymazlıktan, herşeyden az biraz... Hayat gibi...

Bu tempoda bloglarınızı da fazla takip edemiyorum. Bu, "herşeyden az biraz durumu" blogger için de geçerli anlayacağınız. Fırsat buldukça, arada bir bakıyorum ve ilgimi çeken postları gördükçe okumaya çalışıyorum ama, kaçırdığım postlarınız olursa da kusuruma bakmayın artık. Normale dönünce  geri dönüp de okurum yazdıklarınızı çok çok.

İngilizce de yazamadım ne zamandır, farkındayım. Ama hergün ingilizce birşeyler okumaya çalışıyorum. Hiç bir şey okumasam gelen mailleri okuyorum. Aklıma geldi de şimdi, bu yazıyı çevirmeye çalışıyım ben. Evet, evet günlük gibi oldu bu. Ama şimdi değil, "az biraz sonra" :)

Bu yazı da yeterli sanırım şimdilik. "Az biraz" yazdım işte değil mi ama?


30 Mart 2015 Pazartesi

English Diary (30.03.2015) "Ezginin Günlüğü"

Hi sweety,

I have no idea what I will be writing to you. For this reason, I want to look back and read what I wrote before. And I've laughed very much when I read before post. It was very fun. I know, my english is still not good but I feel that it is better day by day.

Actually, there is nothing much to tell. You know, the same old story. I'm working so hard, recently. I can't spare any time for you right now. The weather is still very bad. Everyone is waiting for spring. Of course, mee too.

Besides, I'm still doing pilates and I am feeling a lot thinner I guess, it's working. I'm reading turkish novels. I'm sorry because I'm still not reading "The Pearl". However, I will start to read it again, in the next days, I promise.

And recently, my favorite thing is listening to "Ezginin Günlüğü". Do you know it. It is my favorite band since I was a child. I grew up with their songs. "Leyla", "Ebruli", "Düşler Sokağı","1980", "Gemi", "Aşk Bitti" and more... These songs make me happy and peaceful. I have'nt listened to them in a long time. I miss them.

I want to start this week with their song, like this;


We all have a good week.
See you later honey!

26 Mart 2015 Perşembe

Eylembilim

Ben ne desem, nasıl anlatsam ki Oğuz Atay'a olan hayranlığımı? Eğer Oğuz Atay kitabı okuduysan elbette anlarsın neler hissettiklerimi. Okumadıysan da üzülme, bence çok şanslısın, önünde okunmayı bekleyen 7 adet Oğuz Atay kitabı var çünkü. İnan bana bunu bilmek bile öyle büyük mutluluk ki...

Bir daha yeni bir Oğuz Atay kitabı okuyamayacak olmak da bir o kadar hüzünlü tabi. İşte bu hüznü diplerde yaşamamak için "Eylembilim"i sona bırakmak istemedim ben de. Çünkü "Eylembilim" Oğuz Atay'ın tamamlayamadığı son eseri. Kitap bitince Oğuz Atay'ın erken gitmiş olmasına üzülüyorsunuz zaten. Bir de onun yeni bir kitabını bir daha okuyamayacak olma gerçeğiyle sarsamazdım kendimi.

Kitabı bitirince, tahmin ettiğim gibi; "Keşke daha çok yaşasaydı da hem bu kitabı tamamlayabilseydi hem de bize ömrümüz boyunca okuyabileceğimiz bir sürü eser bıraksaydı" dedim. Ve sonra okunmayı bekleyen 4 eserine bakıp teselli ettim kendimi. Hiç acele etmeden okuyacağım hepsini, diğerlerini yaptığım gibi...

Hoş, her bir cümlesi için bile, ayrı ayrı, üzerinde günlerce düşünebilir insan. Bir cümleyi okuduktan sonra, ikinci cümleye kolay kolay geçemiyorsun zaten. Bırakmak istemiyorsun o canım cümleleri... Aklın kalıyor, "ya onu unutursam" diye telaşa düşüyor, hemen altını çiziyorsun... Sonra dönüp dönüp işaretlediğin cümlelere bakıyor, tebessüm ediyorsun. Böyle garip ruh hallerine giriyorum işte Oğuz Atay okurken ben. (Tuhaf mıyım ben?)

Oğuz Atay, son zamanlarını "Eylembilim"i tamamlayamayacak olmanın kaygısı içinde geçirmiş. Ve maalesef tamamlayamamış da. Vefatının ardından da sadece 40 sayfası bulunduğundan eldeki bölümler "Günlük"'e eklenerek "Eylembilim" başlığı altında yayımlanmış.

Aslında, 40 sayfadan daha fazla yazdığı çevresi tarafından bilinse de konunun üzerine gidilmemiş ilk başlarda ve 1987-1998 yılları arasında "Eylebilim" "Günlük"te 40 sayfalık bir bölüm olarak yayımlanmış.

Daha sonra da Oğuz Atay'ın kızı Özge Atay, babasının kitaplarındaki gibi bir olayla karşılaşmış ve postayla romanın kalan 74 sayfası isimsiz bir paket içinde adresine gelmiş. Bunun üzerine de bu haliyle bile yine tek başına bir roman olur diyerek "Eylembilim"i yazarın 7. eseri olarak yayımlanmış.

Eylembilim'in kahramanı Server Gözübudak da tıpkı Selim Işık gibi burjuvaları eleştiren bir karakter... Bir matematik profesörü. İşte bu profesörün, üniversitede, siyasi olaylarda cinayete kurban giden bir öğrenci için isyan çıkaran diğer öğrencilerle, üniversite yönetimi arasında kalışını anlatıyor. Ama ne tatlı anlatıyor bilemezsiniz... Tamamlanmamış hali bile insanı bu kadar etkilediğine göre, tamamlayabilseydi nasıl bir eser olurdu kim bilir?

Yazıma son verirken hepinize Oğuz Atay'ın hitap şekliyle sesleniyorum "Canım insanlar!" bu kitabı okuyunuz...







22 Mart 2015 Pazar

English Diary (21.03.2015) "My 34th Birthday"


Hi dear,
Guess, whoese birthday is today? :) Come on honey, it's very easy. Of course, it's mine. :)))

You know that I've written about my feelings in turkish on my birthday. However, I want to share my feelings in english on my birthday as well.

Yes dear, It's my birthday; "happy birthday to me"  :) Ooo, thank you, thank you :)

All kidding aside, I'm getting older. So, I feel so sad  :(  I'm 34 years old now, can you believe it? No, I cannot believe it :( It's very difficult, because I still feel like a little girl.

This is really interesting for me. On the one hand I feel so sad because of I'm getting older, on the other hand I'm very happy for I feel more free. And I feel strange. Actually, life is strange, isn't it?

In spite of everything, life is so good! Actually, this is the only truth and what I want to believe. Life is really good!

Life is good, laughing is good, eating, sleeping, loving, reading, writing, traveling, visiting new place where I've never been before... All these are so,so good!

And to be able to get a chance to come into the world is so awesome, therefore, I feel very lucky. And I usually say to myself: "Fourtunately, I've been born. Because, life is wonderful.

I hope, I will be able to write good and happy things on my blog after my new age, too.

And finally, thank god for all the years of my life. Happy 34th birthday to me!

See you honey!


21 Mart 2015 Cumartesi

Ne Güzel Şeyim Ben Yaşım Hep 34

Hahaha oldu mu bu başlık yaaa? Olmadı ama bugün kendime şarkılar söylemek, şiirler yazmak istiyorum. Ne bileyim işte, kendimi sevmek, şımartmak istiyorum. "Canım kendimim üzülme, sen hala çocuk gibisin" diyerek teselli etmek istiyorum.

Bir de fena halde yaşımı İstanbul'a bağlamak istiyorum. Sabahtan beri aklımda "Hımm bugün benim doğum günüm, 34 oldum, İstanbul'un plakası" gibi saçma bir benzetme var ve tam bağlayacağım mevzuyu, birden kaçıveriyor. Dur, dur bak, yine geliyor işte;

"34, güzel rakam. İstanbul'u hatırlatan herşey güzel değil midir zaten? Umarım bu yaşım, İstanbul kadar güzel olur benim için. Her ne kadar arada sızlansam da, şikayet etsem de benim için dünyanın en güzel şehridir kendisi."

Ayy ne bu böyle? Hiç samimi değil, daha geçen gün İstanbul'u yerin dibine sokmamış mıydın? Evet İstanbul'dan vazgeçemezsin biliyorum ama ne bileyim "Gezelim, Görelim" programını sunar gibi oldu sanki. Olmadı bu cümle olmadı? Biraz daha samimi olsun, bıcır bıcır olsun, doğum günüm olduğu için mutluluktan havalara uçuyormuşum gibi olsun. Tamam bi de şuna bak:

"Yaşım 34 oldu. İstanbul gibi olayım ben bu sene. Evet ya, çok istiyorum bunu. Hem başıma buyruk olayım hem de kimse vazgeçemesin benden. Şarkılar yapsınlar, şiirler yazsınlar bana. Haha, martılarım olsun bi sürü, simit atsınlar onlara. Boğazımdan vapurlar geçsin (!)"

Oldu canım, 3.köprüde geliyor, artık sırtın yere gelmez! Yok, bu da olmadı. Olmayacak da. Bağlayamayacağım ben. Güzel, aklı başında bir doğum günü yazısı çıkmayacak benden bugün.

Neyse iyice saçmaladım galiba. Zaten 34 olmuşum, gidip yatayım ben en iyisi. İnsan bi yaştan sonra böyle oluyor demek ki. Hayır aslında bu İstanbul fikri güzeldi bence ama bağlayamadım işte.

Üff, tamam ben gidiyorum. Tebrik ve kutlamalarınız için teşekkürler, teşekkürler...

Ama cidden İstanbul en güzel şehir değil mi? Tıpkı 34'ün en güzel yaş olması gibi... (Tamam, son kez denedim. İyi geceler!) :)