Wikipedia

Arama sonuçları

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Gezistanbul 2 (Topkapı Sarayı)


Tarihi Yarımada maceramız hızla devam ediyor, hatırlarsanız ilk iki durağımız Sultanahmet Meydanı ve Ayasofya Müzesi'ydi. Üçüncü durağımız ise dünyada günümüze ulaşmayı başarmış sarayların en eski ve en genişi sayılan Topkapı Sarayı.                                                          
 Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethedince ilk olarak bugünkü İstanbul Üniversitesi'nin ana binasının olduğu yere daha sonraları "Eski Saray" olarak anılacak, ahşap bir saray yaptırmış. Daha sonra 1465'te Tarihi Yarımada'nın başlangıcı sayılan yere "E o kadar fethettik, birazcık da biz sürelim sefasını, içimiz açılsın yahu" diyerek yeni bir saray yaptırmaya karar vermiş.Yapımı 1478 yılında tamamlanmış olan ve kara tarafından Fatih'in yaptırdığı Sur-ı Sultani, deniz tarafından ise Bizans surları ile şehirden ayrılan bu saray uzun yıllar Saray-ı Cedid-i Amire (Yeni Saray) ismiyle anılmış. 1862 yılında çıkan yangın sonucu Sarayburnu'nda bulunan Topkapı Sahil Saray'ı isimli bir köşk yanınca bu ismi yaşatmak için zaten pek de yeni tarafı kalmayan Yeni Saray'ın ismini değiştirerek Topkapı Sarayı yapmışlar.

 Topkapı Sarayı'na Sirkeci'den bakış


1853 yılına kadar tam 400 yıl devletin idari merkezi ve padişahların yaşadıkları saray olan Topkapı Sarayı, Fatih'ten sonra  gelen her padişahın yeni yapılar eklemesi sonucu 700.000-m² lik bir alana yayılan bir kompleks haline gelmiş. Günümüzde bizim "Topkapı Sarayı" diye gezdiğimiz alan sadece 80.000-m²'ymiş. Benim önünden her geçtiğimde hayranlıkla baktığım "Sepetçiler Kasrı" da bir zamanlar saraya dahilmiş mesela.

 Sepetçiler Kasrı

Topkapı Sarayı'nın Bölümleri

Topkapı Sarayı,diğer saraylardan farklı olarak, günümüze çok az kalıntısı kalan Edirne Sarayı gibi karmaşık bir yapıya sahip. Yani tek bir karede fotoğraflayabileceğimiz bir saray değil. Bu sebeple genelde bölüm bölüm anlatılıyor. Ben de bu yolu seçtim ama anlatacağım bölümlerin özetini baştan yaparsam hiç gitmeyenler için hayalde canlandırmak daha kolay olur diye düşündüm. 

Özetle günümüzde gezilen saray; iç içe 3 ana kapıdan, bu kapıların açıldığı 4 avludan ve bu avlularda yer alan köşk, medrese, kasr gibi yapılardan oluşuyor; 

1-) 1.Avlu: Alay Meydanı olarak bilinen 1.Avlu'ya giriş Bab-ı Hümayun adlı 1.Kapı'dan gerçekleşmekte (Bu bölüm halka açık olan bölümdür)

2-) 2.Avlu: Divan Meydanı adıyla anılan 2.Avlu'ya giriş Babüsselam denilen 2.Kapı'dan oluyor. (Ziyaretçilerin alındığı kapı) (Devlet işlerinin yürütüldüğü ve merasimlerin yapıldığı bölüm)

3-) 3.Avlu: Enderun Meydanı'na giriş ise Babüssaade'den yani 3.Kapı'dan yapılıyor.

4-) 4.Avlu: Sofa-i Humayun'a giriş herhangi bir anıtsal kapıdan gerçekleşmiyor 3.Avlu'nun sonunda yeralan geçitlerden rampa aşağıya inerek 4.Avlu'ya ulaşmamız mümkün.

5-) Harem

(Bu arada eski dilde "Bab"ın kapı demek olduğunu not düşmek istiyorum.)

       Kaba taslak olarak günümüzde ziyaret edilen saray, bu bölümlerden ibaret. Ancak her bir bölümde yer alan yapıları, köşkleri, buram buram tarih kokarak sergilenen eserleri ve buram buram İstanbul kokan eşssiz manzarasıyla bir güne sığmıyor bu sarayı hakkını vererek gezmek. Çıkıp çıkıp bir daha gitmek istiyorsunuz. İşte bu ruh halindeyseniz ve çok üşeniyorsanız diye ben ne yaptım peki? Topkapı Saray'nı ayağınıza getirdim. Anlatmakla kalmayıp fotoğrafları da önünüze serdim canınız çektiğinde açıp açıp bakın diye. Yalnız sergilenen eserleri fotoğraflamak yasak olduğu için onları ekleyemedim -her ne kadar çaktırmadan bir kaç poz alsam da titrek ellerle çektiğim için o büyüyü yansıtmayacağından burada yayınlamak  doğru olmaz şimdi- Onlara da bir ara  gidip canlı canlı bakarsınız bir zahmet.

1.Avlu (Alay Meydanı)

Ayasofya Müzesi'ni solumuza alarak ulaştığımız 1.Ana kapı olan Bab-ı Hümayun'dan 1.Avlu'ya girmeden önce hemen yakınında bulunan Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın önerisiyle inşa edilen ve hala pek afilli duran III.Ahmet Çeşmesi'ni es geçmemenizi öneriyorum 

Karşımızda dünyaca ünlü III.Ahmet Çeşmesi, sağ tarafta Bab-ı Hümayun ve hemen sağ alt köşede "Bunlar şimdi beni sekiz saat yürütecekler, yol yakınken geri mi dönsem acaba?" diye düşünen Samet
Ayasofya önünden Bab-ı Hümayun ve III.Ahmet Çeşmesi. Bu kapının üzerinde bir kitabe yazmakta, kitabenin Türkçeleştirilmiş halini aynen aktarıyorum: "Bu mübarek kale Allah'ın yardımı ve rızası üzerine, güvenliği sağlamak için Sultan Mehmet Han'ın oğlu Sultan Murat'ın oğlu, karaların padişahı ve denizlerin hakanı, insanların ve cinlerin üzerinde Allah'ın gölgesi, şarkta ve garpta Allah'ın yardımcısı, su ve toprağın kahramanı, Konstantiniyye'nin fatihi ve fethin babası olan Sultan İkinci Mehmet Han'ın emriyle 883 senesinin mübarek Ramazan ayında (Kasım 1478) imar ve inşa edildi."  
1865 yılında çıkan yangına kadar bu kapının üzerinde padişahların alayları izlemek için kullandığı ve ölmüş kimselerden kalan emanet eşyaların korunduğu büyük bir köşk varmış fakat çıkan yangın sonucu günümüze kadar korunamamış.

1.Ana Kapı olan Bab-ı Hümayun'un girişine kadar gelmişken hemen kapıdan içeri girmeden solunuzda kalan konaklarıyla meşhur Soğukçeşme Sokağı'nda da bir tur atımanızı tavsiye ederim. 

Bab-ı Humayun'un 1.Avlu (Alay Meydanı)'dan görünüşü

Bu kapıdan girince 1.Avluya yani Alay Meydanı'na girmiş oluyorsunuz, buraya girmek eskiden olduğu gibi günümüzde de serbest. Bu avluya ayrıca Gülhane Parkı tarafından Arkeoloji Müzesi'ınden yukarıya doğru çıkarak da direkt olarak ulaşabilir, bize her yol Alay Meydanı diyerek yolunuza devam edebilirsiniz.
Ama ben Ayasofya  ya da Soğukçeşme Sokağı yönünden gelerek Bab-ı Humayun'dan geçtiğinizi düşünerek anlatmaya başlıyorum. Kapıdan geçtiğiniz anda sol tarafınızda bugün restaurant-cafe olarak hizmet veren Karakol Binası, onun yanında Aya İrini Kilisesi, onun yanında da Darphane Binası'nı görüyorsunuz. Sağ tarafınızda ise gözlerinizi alamayacağımız bir manzara var aşağı doğru inen bir yokuşun başında olan. Askeri bölge olduğundan o yokuştan aşağıya inilmiyor. Avluda biraz ilerledikçe irili ufaklı çeşmelere, Osmanlı döneminden kalma çınar ağaçlarına, Müze Mağazasına rastlıyorsunuz. I.Avlu'da yeralan yapılar bunlardan ibaret diyebiliriz. 2.kapı olan Babusselam'a kadar yeralan bu yapıların objektifimden çıkan amatör görüntüleri şöyle;


Bab-ı Hümayun'dan girer girmez hemen sağ tarafınızda kalan muhteşem bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Yokuş aşağı inilen ve girmenin yasak olduğu yer Askeri bir bölgeymiş

Solunuzda ise bir önceki fotoğraftaki askeri bölgenin hemen karşısında yer alan, eskiden Sarayın Dış Karakol Binası olan ve günümüzde cafe-restaurant olarak işletilen Karakol Restaurant'ı göreceksiniz.

Ve Karakol Restaurant'ın yanında yeralan Aya İrini Kilisesi. Aya İrini (Hagia Eirene) "Kutsal Barış" anlamını taşımaktaymış. Aynı zamanda, Konstantin'le aynı yüzyılda yaşamış asıl ismi Penelope olan  bir azizenin adıymış. Bu azize Hristiyanlığı yaymaya çalıştıkça putperestler tarafından çeşitli işkencelere maruz kalmış ama mucizeler sonrasında ellerinden bir şekilde kurtuluvermiş ve bu mucizeler karşısında putperestler Hristiyan, bizim Penelope de bir azize olmuş. Konstantin de bu olağanüstü olay üzerine yaptırdığı ilk tek tanrılı dinin mabedine Aya İrini adını vermiş.

Aya irini'nin hemen bitişiğinde, zamanında para basımı ile birlikte sarayın ihtiyacı olan değerli eşya ve mücevherlerin yapıldığı yer olan Darphane Binası.

Alay Meydanı genel görünüm

2. kapı olan Babüsselam'a yakınlaştıkça sağ tarafımızda Müze Mağazası'nı görüyoruz


Müze Mağazası

Müze Mağazasında satılan magnetler 

Yine Müze Mağazası'nda satılan, orjinalini 3.Avlu'da Hazine Dairesi'nde görebileceğiniz Necefli Cam Sürahi (Fiyatı 750-TL)

Müze Mağazası'nın hemen yanında Bilet ve Müze Kartı Gişesi 
I.Avlu'da genelde çimlere yayılmış insanlar görürsünüz
 "Yok ben çimlere yayılamam, böcekten keneden korkarım" diyorsanız bilet gişesinin karşısında, Babüsselam'ın hemen önünde yer alan, soluklanıp birşeyler içebileceğiniz ufak bir cafe de mevcut

Ve muhafızlarım "Desturrrrrrr!" diyerek 2.Avlu'ya girmem için Babüsselam'ın yollarını açıyor


2.Avlu (Divan Meydanı)


I.Avlunun sonunda bulunan  "Babüsselam " ya da "Orta Kapı" II.Avlu olan Divan Meydanı'na açılıyor. Bu kapının her iki yanında bulunan kulelerin Kanuni Sultan Süleyman tarafından Avrupa seferinden sonra Avrupa şatolarının kulelerinden esinlenerek yaptırıldığı söylenmekte. Kapının iç tarafındaki geniş saçaklı revak da 3.Mustafa zamanında yaptırılmış ki bu noktadan itibaren sarayın ana sınırları başlamış oluyor. Sadece padişahların atla geçebildiği sadrazamların bile geçerken attan inmek zorunda olduğu bu kapıdan biz de müze kartlarımızı okutarak  geçebiliyoruz.



Babüsselam'ın 2.Avlu'dan görünümü
Babüsselam'dan girilen II.Avlu, esasen devlet yönetiminin gerçekleştirildiği, devletin temsil edildiği bir tören alanıymış. Bu avluda cülus (tahta geçiş töreni), bayramlaşma merasimleri gibi törenler yapılırmış. Avlu'ya girdiğimizde solumuzda kalan yol Has Ahırlara gitmekte, Has Ahır'ların karşısında bir de Beşirağa Camii bulunmakta ancak çoğunlukla kapalı olan bir bölüm olduğu için biz bu bölümü transit geçip giriş kapısından direkt padişah ya da vezir yollarını takip edelim. İlerde solda Adalet Kulesi, onun altında Divan toplantılarının yapıldığı Kubbealtı, onun yanında da şu anda silahların sergilendiği Dış Hazine Binası çarpacak gözümüze. Direkt karşımızda ise 3.Avlu'ya geçişi sağlayan III.Ana kapı Bab-üs Saade yer almakta.Sağ tarafımızda  bacalarından da anlayacağınız gibi mutfaklar bulunuyor ki bu günlerde restore edildiği için ziyarete açık değil. Bu açıklamalardan sonra iyi yolculuklar dileyip 2.Avlu fotoğraflarıyla başbaşa bırakıyorum sizleri.



Divan toplantılarının yapıldığı Kubbealtı ve üzerindeki hem şehri hem sarayı gözetlemek için kullanılmış Adalet Kulesi (Kasr-i Adl) "Oraya çıkılıyor mu acaba, manzara nasıldır kimbilir?" gibi aklınızdan türlü sorlular geçiyorsa, hatırlı bir tanıdığınız yoksa hiç heveslenmeyin. Ben böyle sorular geleceğini tahmin ettiğim için sizin adınıza gidip sordum ama üzgünüm şimdilik izin vermiyorlar. Tabi "Yav, insanları buraya çıkartmak için bir turnike daha ekletelim. Çok talep var. Hazır harem girişi de yan tarafta, bir bilet de Adalet Kulesi için bastırtalım" fikri birilerinin aklına gelmezse.


Adalet Kulesi

Kubbealtı giriş ve çıkış kapıları


Divan toplantılarının yapıldığı Kubbealtı. Padişahlar  divan toplantılarını sağ üstte bulunan  pencereden  izlermiş


Bir önceki resimde yeralan pencereye konulan altınyaldızlı kafes

Kubbealtında asılı duran Kanuni Sultan Süleyman'ın Tahta Çıkış Töreni minyatürü



Kubbealtından çıktıktan sonra hemen bitişiğinde yeralan 2012 yılından beri sergilenen Saat Koleksiyonu'na bakmak için ayaklarınız sizi otomotik olarak Divit Odası'na götürüverecek.

Saat koleksiyonun'un büyüsü geçmeden hemen bitişiğindeki Padişahların kılıçları, savaşlarda kullanılan, ganimet ve hediye olarak gelen silahların sergilendiği  Dış Hazine Binası 'nda bulacaksınız kendinizi. Zamanında küpler içinde altın ve değerli taşlar bu binada saklanırmış. Binanın önünde bulunan nişantaşı da III.Selim adına yapılmış.

Kubbealtı'nın, Harem'e girişin bitişiği olan bölümünde ziyaretçilerin dinlenip birşeyler içebileceği cafe de mevcut. Cafe'nin hemen bitişiğinden ziyaretçilerin Harem'e alındığı kapı bulunmakta.

Kapıdan girdiğimizde sağ tarafımızda, (Kubbealtı'nın tam karşısında) 150 metre uzunluğunda Matbah-ı Amire olarak anılan, zamanında bütün saray için ocaklarında yemekler pişen Mutfaklar yer alacak (Bu aralar restorasyonda olduğu için maalesef kapalıydı)
2.Avlu'da bulunan Sohum Kalesi Abidesi. III.Ahmet zamanında alınan Sohum Kalesine konulan bu abidenin üstünde bulunan tuğra II.Abdülhamit'e aitmiş. Bunun nedeni abidenin bir dönem Ruslar'ın eline geçmesi ve II.Abdülahamit döneminde Ruslar'dan alınıp saraya getirilmesiymiş. 


2.Avlu'da ayrıca bir de kuyu bulunmakta

Osmanlı döneminden kalma asırlık çınarlardan birisi.

Enderun denilen III.Avlu'ya geçiş içiçe iki kapıdan oluşan, "Babüssaade"  denilen kapıdan gerçekleşiyor. Son şeklini III.Selim zamanında alan bu kapının önünde cülus ve bayram tebrikleri yapılırmış. 

Ben tebrikleri kabul ederken siz de sağımdaki kapıdan 3.Avlu'ya geçin hemen geliyorum. (Ramazan Bayramının 2. günü )


3.Avlu (Enderun Meydanı)

Bu meydan padişah dahil olmak üzere sarayda yaşayanların kaldıkları, barındıkları, eğitim gördükleri yapılardan oluşan bölümdür. Arz Odası,Has Oda, Fatih Köşkü, Ağalar Camii, Enderun Kütüphanesi gibi yapıların yer aldığı avludur. Ayrıca bu avluda Kutsal emanetler (Has Oda'da), Kaşıkçı Elması gibi değerli eşyalar (Fatih Köşkü'nde) sergilenmektedir.


2.Avlu'nun sonunda olan Babüssaade'den girdiğimizde....


Kendimizi, içiçe geçmiş iki kapının çıkışı olan Enderun Avlusu'nda Arz Odası'nın hemen önünde buluyoruz.


Ve ayaklarımız bizi karşımıza çıkan, padişahların sadrazam, elçi gibi devlet büyüklerini kabul ettiği Arz Odası'na götürüyor. Padişahlara önemli meseleler bu köşkte arz edildiği için bu ismi almış. 



Hiç merdiven kullanmadan geçtiğimiz Arz Odası'ndan merdiven inerek 3.Avlu'yu gezmeye devam ediyoruz.


Arz Odası'nın arkasında bulunan arka cephesinde çeşmesi bulunan Enderun (III.Ahmed) Kütüphanesi  dikkatimizi çekiyor ve hızlı adımlarla ilerliyoruz.
 
Enderun( III.Ahmed) Kütüphanesi

Bugün Hazine Müzesi olarak değerli eşyaların sergilendiği Fatih Köşkü avlunun sağında yeralmakta.

Sol tarafta ise Kutsal Emanet'lerin bulunduğu Has Oda bulunmakta


Has Oda Girişi


4.Avlu (Sofa-i Hümayun) ya da (Mermer Teras)

Ve sıra geldi en iç açıcı, en güzel manzaraların olduğu 4.Avlu'yu gezmeye. 3.Avlu'dan buraya inen dar geçitlerden rampa aşağı inerek ulaştığınızda Lale Bahçesi'nde bulacaksınız kendinizi.Sırtınızı geldiğiniz geçite verdiğinizi düşünürsek solunuzda merdivenlerle çıkılan Revan Köşkü bulunacak. Revan Köşkü'yle aynı terasta bulunan yapılar; Has Oda, Bağdat Köşkü, İftariye Köşkü ve Sünnet Odası. Revan Köşkü ile Sünnet Odası Has Oda'nın çift sütunlu geniş revağıyla birbirine bağlanıyor. Terastan indiğinizde sağ tarafınzda sırayla Sofa Köşkü ve Hekim Odası olacak. İlerlemeye devam ettiğiniz de bu avlunun diğer yapıları olan Sofa Mescidi, Esvap Odası ve Mecidiye Köşkü'nü göreceksiniz eğer restorasyonda değilseler tabi. Fotoğraflarla da anlatayım;

3.Avlu'dan 4.Avlu'ya geçişi sağlayan rampa

Ya da merdivenlerle inilen alt geçit de 4. Avlu'ya ulaşmanızı sağlayacaktır.

Lale Bahçesi

4.Murad'ın Revan Zaferi (Erivan) anısına yaptırdığı köşk olan Revan Köşkü
Teras'tan Sünnet Odası yönünden Revan Köşkü ve havuz
Teras'a çıkıldığında herkesin içinde poz vermek için sırada beklediği sarayın en mini mini, en cici bici köşkü olan İftariye Köşkü karşımıza gelecek. Yaz aylarına denk gelen ramazanlarda padişahların kandilleri gözlemleyerek orada iftar açması için yaptırılmış Sultan İbrahim zamanında. 
Ama manzaraya dayanamadım İftariye Köşkü'nde ben de poz verdim.
                                                                

Bağdat Köşkü, hemen önünde, İftariye Köşkü ve her biri poz derdinde olan müze ziyaretçileri
Bağdat Köşkü 4.Murad'ın Bağdat Seferi Hatırası olarak yaptırılmış

Bağdat Köşkü'nden  İftariye Köşkü ve  yanında bulunan Sünnet Odası.

Sünnet Odasıyla Revan Köşkü'nü bağlayan Has Oda Revağı

Has Oda Revağı'nda bulunan çeşme

Terasta işimiz bittikten sonra tekrar Lale Bahçesine doğru merdivenlerden iniyoruz ve çıkarken terasın merakı, İftariye Köşkü'nün albenisiyle es geçtiğimiz Sofa Köşkü'ne de bir uğrayalım diyoruz. Hekim Odası'nı da geçtikten sonra Esvap Odası , Sofa Mescidi, Mecidiye Köşkü ve Konyalı Restaurant'ın olduğu Marmara Manzarısı'na doğru bırakıyoruz kendimizi.

Sofa Köşkü (Mustafa Paşa Köşkü)
Sofa Köşkü'nün içi 


Hekimbaşı Odası

Sultan IV.Murad Enderunlu gençlerin spor faaliyetlerini izlesin diye Hekimbaşı Odası'nın arka bahçesine yaptırılan Mermer Taht

Mermer Taht'ın görüş açısı (Sofa Köşkü ve Bağdat Köşkü'nün arka cepheleri)

Yazın son demlerinde direnen, inatçı Saray Gülü

Sofa Mescidi


Restorasyon'da olan sarayın en güzel manzarasına sahip Mecidiye Köşkü

Mescid'in önünde, padişahla görüşmeye gelenlerin huzura çıkmadan önce kendilerine çeki düzen vermeleri için  yaptırılan Esvap Odası bulunmakta


Sofa Mescidi önünden manzara


Konyalı Restaurant



Samet'i Harem'e de gitmeye ikna edebilmek için, Konyalı'da bir mola vermemiz gerekti.

Harem



Ve... Samet'i ikna etmeyi başardık 
İlk girişte Kara Hadım Ağlar'a ayrılmış bölüm yeralmakta. Cümle Kapısı'ndan geçtikten sonra Kadınefendi ve cariyelerin, valide sultanların, padişah ve şehzadelerin yaşadıkları yapı gruplarını çevrelerinde toplayan taşlıklara varıyorsunuz. Harem'de pek çok yer restorasyonda olduğu için maalesef çoğu yere giremedim, fotoğraflayabildiğim yerler şöyle;


Geçtiğimiz yollardan tekrar geri dönerek  Harem'e geçişin olduğu 2.Avlu'ya geri dönüyoruz


Kara Hadım Ağalar'a ayrılmış bölüm

Altın Yol

Cariye Koridoru


Cariyeler Koğuşu


1.Ahmed Has Odası

3.Murad Has Odası


Yemiş Odası

Gözdeler Taşlığı ve Dairesi

3.Ahmed Has Odası


Velihad Dairesi (Şehzadelerin özel ders aldıkları daire) 


Valide Taşlığı

Haseki Dairesi (Maalesef Kapalıydı)



Haseki Dairesi'nin kapısını çaldık ama açan olmadı



"Bu taşların dili olsa" diye içinizden geçirmemeniz mümkün değil.

Vee yolun sonu.


 Bir Gezistanbul'un daha sonuna geldik yazımın hazırlanmasında emeği geçen ekibime (Gamze, Meral abla ve Samet'e ) teşekkürlerimi sunuyor ve Tarihi Yarımada'nın diğer noktalarından birinde tekrar görüşene kadar esen kalın efenim diyorum. 

Bilin bakalım sırada neresi var? (Yazıma heyecan katayım dedim)

6 Ağustos 2013 Salı

Gezistanbul 1 (Hipodrom, Ayasofya)


Hep imrenmişimdir işi, dünyayı gezmek ve gezdiği yerleri başkalarına anlatmak olan kişilere. Yeni yerler keşfetmek ve ilk defa adım attığı topraklardaki yerli insanlara şirinlik yapıp, onlara mikrofon uzatarak “Maraba Turkiya!” dedirtmek uzaktan bakıldığında hep eğlenceli gelmiştir gözüme. Hele bir de çarşı, pazar, lokanta dolaşıp yeni tatlar deneyip “Mmmmm, buraya gelirseniz buranın meşhuuuuuuur bir yerel  lezzeti olan Kai Phad Met Himmaphan yemeden gitmeyin, sakın ha! Arkanızdan ağlar sonra “ gibi tavsiyelerde bulunmak yok mu? İnsanın Vedat Milor olası geliyor.

Ne zamandır yazı yazmak gelmiyordu içimden, havalar malumunuz, insanı sürekli tatil köyündeymiş modunda gezdiriyor. Ne çalışmak, ne okumak, ne yazmak ne de normal zamanlarda her normal insanın yaptığı başka uğraşılarla ilgilenmek istiyor insanın canı. Sadece ve sadece gezmek istiyor insan. Genelleme yaptım belki ama en azından ben öyleyim. Blog sitelerine şöyle bir göz gezdirdiğimde en içimi açan bloglar gezi blogları oldu. Hem vakit darlığı hem de sponsor yokluğundan dolayı yaşadığım şehri anlatan bir yazı yazmaya ve bu yazı için de gözlemci bir tavırla İstanbul’u gezmeye karar verdim ben de. Bu konu beni havalar serinleyinceye, ben başka bir uğraşıya sarana kadar idare eder diye düşünüyorum. İçinde bulunduğum şartlara en uygun olanı ve ruh halim için en sağlıklı olanı bu bence. Bir Vedat Milor olamasam da -sırf bir öğün yemek için onca yolları tepmek bana çok da mantıklı gelmiyor çünkü- Saffet Emre Tonguç olma yolunda ilk adımı atmışımdır belki bu kararla, kim bilir? Öyle ya! Dünyanın en güzel şehrinde yaşıyorum ben; denizse deniz, kültürse kültür, medeniyetse medeniyet. Tatile, seyehate dair ne ararsan hepsinin alası mevcut. Çık bir Sultanahmet Meydanı’na yanına gelen seyyar satıcılar seninle Sultanahmet İngilizcesiyle konuştuklarında, turist ruhuna bile bürünüveriyorsun bir anda. O kadar turistin içinde olma psikolojisiyle, neredeyse “Ben var gelmek İstanbuuuu birinci” diyecek kıvamda oluyorsun. Sonra yaşadığın şehri ne kadar biliyorsun da özeniyorsun dünyanın öbür ucundaki yerlere


Bir Byzantion Masalı

İstanbul’un kuruluşuyla  ilgili çeşitli efsaneler dönmekte ama bana en eğlenceli geleni şöyle; bundan asırlar önce Yunanistan’ın Megara kentinde yaşayan asi ruhlu Byzas adlı genç, yaşadığı kentteki baskıya dayanamayarak yandaşlarıyla birlikte yeni bir kent kurup özgürlüklerini ilan etmek isteyerek yola koyulmuşlar. Yola çıkmışlar çıkmasına ama nereye gideceklerini, nereye yerleşeceklerini bilmiyorlarmış. “Yola çıktık artık gençler, pilavdan dönenin kaşığı kırılsın, en iyisi bir bilene danışalım” diyerek  o zamanların ünlü bir kahinine sorup danışmış Byzas, nereye kent kurması gerektiğini. Hayalimde nedense Tuncel Kurtiz olarak canlandırdığım kahin, Byzas'a gayet esrarengiz bir ses tonuyla “ Kentini kuracağın yer, Körler Ülkesinin karşısı olacak yeğen. Unutma, Körler Ülkesi’nin karşısı!” demiş.  

İpucunu alan Genç Byzas ve yaverleri tekrar çıkmışlar keşfe. Aramışlar, taramışlar fakat “Körler Ülkesi” diye bir yeri ne duyan varmış ne gören ne de bilen. “Bu kahin bizle dalga geçti herhalde. Anam! Bacacıklarıma da kara sular indi, azcık şurada oturup dinlenelim yoldaşlar “ diyerek deniz kıyısında olan bir kayaya oturuvermiş bizim Byzascık. Sonra etrafına bakmış ve gördüğü manzara karşısında nutku tutulmuş “Vay arkadaş manzaraya bak ! Akşamları burada ne güzel demlenilir he! Arkadaş ne insanlar var ya, böyle cennet gibi bir yer dururken, şu karşıdaki derme çatma yerde yaşanır mı yahu? Oradaki insanlar kör mü acaba? Burası dururken orada yaşamak için kör olmak lazım" diye bağırmış. Sonra birden Kahin’in sesi yankılanmış kulaklarında “Körler Ülkesi’nin karşısı! Körler Ülkesi’nin karşısı! Körler Ülkesi’nin karşısı!” Sonra “Evreka! Evreka!” nidaları falan filan işte.

Rivayete göre Byzas’ın soluklanmak için durduğu yer Sarayburnu; Körler ülkesi diye yakıştırdığı yer de İstanbul’dan çok önce yine aynı Megara kentinden gelenler tarafından kurulan “Khalkedonia” yani bugünkü adıyla Kadıköy’müş. Böylece kurcusundan ötürü "Byzantion" (Byzas’ın şehri) adı verilen kent Sarayburnu civarlarında kurulmuş.

Byzas'ın oturduğu yerde oturuyor olabilirim. Ben Byzas'tan daha şanslıyım ki soluklanayım diye cafe yapmışlar

Tarihi Yarımada

Şimdi bu hikayeyi size niye anlattım? Kafamdaki düşünce İstanbul'la ilgili bir yazı hazırlamaktı fakat İstanbul bir kaç yazı dizisine sığmayacak kadar büyük bir şehir. Ayrıca dipsiz bir tarihe ve anlatmakla bitmeyen  efsanelere sahip. E benden de bu kadar uzun bir yazı dizisini tamamlayacak gezi yazarı olur mu çok da emin değilim açıkçası. Birkaç semt, müze anlattıktan sonra başka konulara merak sarabilecek, okuyucu kitlemi merakta bırakarak bambaşka konulara yelken açabilecek potansiyel var bende çünkü. Bu sebeple İstanbul'dan ziyade, az önce okuduğunuz satırlarda adı Byzantion olarak geçen bölge yani İstanbul'un şehir olarak kurulduğu Tarihi Yarımada'yı gezip anlatmak istedim. Gezme eylemi tatil ihtiyacıma, anlatma eylemi de yazamadığım için duyduğum suçluluk hissine iyi gelir diye düşündüm özetle.


Tarihi Yarımada Haritası


"Eğer dünya tek bir devlet olsaydı başkenti kesinlikle İstanbul olurdu" demiş Napolyon. Bu sözü İstanbul'u her gezdiğimde onaylıyor ve bu güzel şehirde doğup büyüdüğüm için kendimi çok şanslı hissediyorum. İstanbullu olmanın hakkını vermek gerekir diyerek İstanbul'u keşfe İstanbul'a ilk defa gelen bir turist şaşkınlığıyla Sultanahmet'ten başlamak istiyorum.

Hipodrom

Her gördüğümde kafamda "eskiden teee buralaada atlaa goşturuveriyolaamış" düşüncesi oluşturan meydan; Bizanslıların Hipodrom'u, Osmanlıların At Meydanı, şimdilerin Sultanahmet Meydanı. Fazla söze gerek yok elceğizimle çekip hazırladığım fotoğraflarla (fotoğrafların amatörlüğünden de anlayacaksınız zaten) işte size Sultanahmet...


Sultanahmet Meydanı

Misss.....

Serinlik hissi

Bazen "Bi de burda çek panpa!" diyerek poz verirsiniz

Bazen bir bankta oturup arkadaşlarınızla sohbet edersiniz

Bazen de çimlere yayılırsınız

Dikilitaş: M.Ö 15.yy da yaptırılıp Karnak Tapınağı'na diktirilmiş. M.S. 357 Roma imparotoru II.Constantius İskenderiye'ye M.S. 390 ylında da I.Theodosius gemi ile Hipodrom'a yani bugünkü yerine getirtmiş. Bu yüzden üzerinde Mısır ve Doğu Roma medeniyetlerine ait izler taşımaktadır. Taşın iki ayağında kabartma olarak muharebe ve meclis resmi vardır. Diğer ikisinde de Rumca ve Latince Theodosius'u öven yazılar bulunmakta.

Dikilitaş'ın alt kısmının yakından görünümü

M.Ö. 479'da Delfi'deki Apollo mabedine dikilen Yılanlı Sütun'u İstanbul'a 324 yılında imparotor Konstantin getirtmiş. Bu sütunun şehri sürüngenlere ve böceklere karşı korumak için büyülü güçlere sahip olduğuna inanılırmış. Sadece birbirine dolanmış gövdeleri kalan  3 bronz yılanın kafalarından ikisi kayıpmış, üçüncü kafa ise İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunmakta.
Örme Dikilitaş




İki Dinin Buluşup Harmanlandığı Yer: Büyüleyici Ayasofya...


Bizim bildiğimiz 537 yılında Bizanslı Justinyen tarafından yaptırılan Ayasofya'nın aslında aynı yere yaptırılan üçüncü Aya Sofya olduğunu biliyor muydunuz? İlk ikisi 360 ve 415 yıllarında yaptırılmış fakat isyanlar sırasında yıkılmış. Jüstinyen de "Buraya şanıma yakışır bir kilise yapın! Acımayın paraya, diğer imparatorların yaptırdıkları gibi dandik olmasın!" diyerek bu görkemli yapıyı yaptırıvermiş.

E biz de gidip bakalım o zaman!

Girişte bu yazıyla karşılaşıyorsunuz. Fatih İstanbul'u fethedince ilk işi Ortodoks dünyasının merkezi sayılan bu kiliseyi fethin nişanı olarak camiye dönüştürmek olmuş. O yıllarda zaten bir hayli bakımsız olan bu kiliseyi önce bir bakımdan geçirten Fatih, insan figürlü mozaikleri sıvayla kapattırmış, yerleri halıyla kaplatmış, minare ekletmiş, mihrap çevresine Türk çini sanatı ve Türk yazı sanatının en güzel örneklerini ekletmiş ama yunanca "Kutsal Bilgelik" anlamına gelen ismine hiç dokunmamış 1934 yılına kadar Ayasofya Camii olarak anılmış bu yapı. 

1930 ile 1935 yılları arasında bakım çalışması nedeniyle kapatılan Ayasofya 1935 yılında Mustafa Kemal Atatürk'ün isteği ve Bakanlar Kurulu'nun kararıyla müze olarak halka açılmış. Yerdeki halıların kaldırılmasıyla mermerler, sıvaların kaldırılmasıyla mozaikler tekrar gün ışığına çıkarılmış. Her iki dinden de izler taşıyan 1500 yıllık büyüleyici bina günümüzde Ayasofya Müzesi olarak anılmakta.

Bir türlü bitmeyen tadilatlar nedeniyle iskelelerle karşılaşsanız da etkileyiciliğinden ödün vermiyor

Büyülendim

Yoruldum

 Evet sevgili okurlarım, "Gezelim Görelim" ruhuyla karşınıza çıktım bu sefer ve ilk durak Sultanahmet Meydanı, ikinci durak Ayasofya Müzesi'ydi. Gezistanbul maceralarım devam edecek.Tarihi Yarımada'yı bir solukta anlatmak isterdim fakat "Arayı fazla açtım" telaşı ve "Uzun bir yazı oldu galiba sıkılacaksınız" kaygısıyla burada bir mola vermeyi uygun gördüm. Ben azıcık soluklanırken sizler de yazı dizimin ilk bölümünü okumuş olursunuz ve sonra Tarihi Yarımada turuna kaldığımız yerden devam ederiz olur mu canlarım?